İstanbul’a Göç
Hikâyemiz 1957 yılında başlıyor. Doğum tarihim 1963 olsa da İstanbul’a göç öyküsü ondan önceki yıllara dayanıyordu. Öncesi bende yok; her şey annemin ve ailemin anlatılarıyla şekillendi. Annem ile babamın evlenmeleri annem 14 yaşlarında, babam ise askerlik yaşlarındaydı. Babam askerlik sonrasında, köyde kendi evini, damını, ambarını ve ahırını inşa etmişti
Okul
Bir süre sonra yağmurlar başlayınca işler değişti.
Benim ve diğer öğrencilerin okula gidip gelmesi zorlaştı.
Mahalleye artık sadece at arabaları değil, evlere kömür taşıyan kamyonlar da girmeye başlamıştı.
Eskiden çok da kötü olmayan yol, bu araçlar yüzünden vıcık vıcık çamur haline geldi.
Ayakkabılarımız biraz büyükse, çamura saplanıp kalıyordu.
Çocuk İşçi
Ben daha 13 yaşlarımdaydım: gün içinde muavin, akşamları muhtarlık kâtip… ama hâlâ çocuktum.
Bir yandan sokakta top oynuyor,
bir yandan (galvaniz hünili, su için tasarlanmış, üzerine iki bardak koymak için yeri olan kap) maçlarda su satıyordum,
bir yandan da mahalle düzenlenirken kenardan izliyordum.
Efsane Hat 500T
Babam, yeni kurulan mahallemizin ilk muhtarıydı. Devlet daireleriyle arası iyiydi, ama daha da önemlisi, halkın içinde gerçek bir temsilciydi. Elektrik, su, yol gibi ihtiyaçlar için durmadan koştu, kapı kapı gezdi. Bugün hâlâ, o eski güzel işleri hatırlayan birkaç komşudan duyarım: “Senin baban getirmişti bu hizmeti buralara…”
İşe Başalama Hayatım
Akrabalar kuyumcu, ben de ele avuca gelecek kadar büyümüştüm…
Derken bir gün kendimi Kapalıçarşı yolunda buldum. Amcam, eski usul altın rafinerisi ve ramat işleri yapıyordu.
Aynacılar Caddesi’nde “Ordu Pazarı” adında kuyumcu dükkânı vardı.
Bu arada ismi “OYAK’tan” değil, Ordu ilinden geliyordu. Dükkânın yanı sıra bilezik ve zincir atölyesi de vardı.
Beni, ortağı olduğu zincir atölyesine yolladılar.
Mahalle de Dükkan
Sanayi’de Dükkan Açtık Sanayi Mahallesi’nde, Sultan Selim Caddesi’nin Büyükdere yönünde bir İş Bankası vardı. Arka tarafında bir atık kağıt deposu, hemen yanında ise alt katı lokanta, üst katı içkili restoran olan bir mekân bulunuyordu. Lokantanın işleri düşmeye başlayınca, mal sahibi çevresi geniş diye babamı ortak etti. (Mal sahibi dediğim kişi, bizim dükkanın, bankanın ve atık
Askerlik
“Git, içeride soyun, şu bölüme geç,” dediler.
İçeri girdiğimde alan çok büyüktü; her bankoda sıra vardı ama soyunan kimseyi göremiyordum. Sağa sola bakındım; yalnızca erkekler olsaydı sorun yoktu ama bankoların arkasında kadın memurlar da vardı! Dedim: “En fazla ne olabilir ki?” Üstümde ne varsa çıkardım, sadece iç çamaşırımla belirtilen bölgeye doğru yürüdüm. Baktım ne tepki var ne de kovalayan… “Doğru yoldayım,” diye düşündüm. Gittiğim bölüm sözde sağlık kontrolüydü: “Donunu indir, öksür, tamam geç.” Elimde bir evrak vardı; teslim tarihi 20 Temmuz’da Batı Kışla. Bana iki gün yol izni verdiler. Gideceğim yer: Manisa Batı Kışla.
Kurumsal Hayata Geçiş
O zamanlar altılı ganyan kuponları karbon kağıtlı, çok nüshalı formlarla doldurulurdu.
En alttaki sayfaya pul yapıştırılır, bu da kuponun oynandığını ve geçerli olduğunu gösterirdi.
Bizim kahvedeki gençler, bu kuponları dolandırıcılık aracı olarak kullanıyormuş.
Önce minimum bahisle birer at yazıyorlar, sonra pul yapıştırılmış sayfayı oynanmamış başka bir kuponun altına koyuyorlar.
Tahtakale
“Şişli Camii karşısında merkez ofis var, oradan alacaksın. Onlar sana öğretir.” Cumartesi sabahı ofise gittim. Ortalık sakindi. Bir makine verdiler: “Al, bununla oyna. Ne sormak istersen buradayız.” Taka tuka yazıyorum ama bazen acayip şeyler oluyor. Bu kadar komplike bir makine olduğunu kim tahmin eder? Daha elektrikli tıraş makinesi bile kullanmamışım.
Kullananlar beni anlar: Yazı makinesi aslında mini bir daktilo–bilgisayar kırması gibi. Hiç omlet yapmamış biri gibi hissediyorsun ama deneye deneye insan aşçılığa başlıyor!
Taksicilik
Bir sabah Levent’ten müşteri aldım, havaalanı işi.
Sabahın en güzel saatlerinde Yeşilköy Merkez’e girdim, dönüş yoluma müşteri arıyordum. Oradan Bakırköy’e bir müşteri aldım. Semt içlerinden geze geze kendi bölgeme döndüm. Valide çeşme den bir genç bindi:
“Halkalı Gümrük,” dedi. Sabah erken saatlerde işler güzel gidiyordu, “Gün iyi başladı,” dedim.
Gümrüğe bıraktıktan sonra Halkalı içinden Küçükçekmece, Menekşe
Kürkçü Dükkanı
Kâğıt dağıtma sırası Ahmet’e geldiğinde, jokerlerin kime gitmesi gerekiyorsa onları sıraya koyuyor.
Dokuzuncu kâğıdı da kaba durmayacak şekilde hafifçe kırıyor.
Kesme işi sağ tarafta. Dağıtma yönü sola, oynama sırası yine sağdan başlar.
Kâğıdı kesmek isteyenin parmakları ister istemez o kırık yere denk geliyor ve joker tam hedefe ulaşıyor. Ama ilginçtir…
Bu adamın tüm kurnazlıkları sayesinde para tek elde toplandı. Bir süre sonra kumarın temel kuralı bizim kahvede değişti:
Çarşıya Dönüş
Biraderim “Bu işi ben yapacağım,” diyerek yola çıktı fakat kurduğu sistem bir türlü oturmadı.
Bu defa rafineri sisteminde yenilikçi çalışan bir arkadaşla anlaşmaya vardılar. Bizimkilerin piyasada adı vardı; yıllardır müşteri portföyü genişti.
Ama teknolojiye yatırım yapmayınca yarıştan düştüler.
Onlar 10 kilo altını 6 saatte rafine ederken, yeni sistemle çalışanlar aynı işi 1 saatte bitiriyordu.
Zamanında bu teknolojiyi önerenleri reddetmişlerdi; o teklifleri kabul edenler ise bugün piyasada söz sahibiydi.
Dart’la Yolum Kesişti
Kapıdan girer girmez biri seslendi: “Hoş geldin! Hadi, maçın var!” “Tişört giyecektim,” ama dinlemediler bile damadı gerdeğe atar gibi beni bordun başına gönderdiler.
Rakip: Türkiye şampiyonu Emre Toros. Ben ise tam bir “Bim’den gelen Hasan Dayı” modundayım. Adam atıyor, ben izliyorum. Tanımasam “şansa attı” derim ama tanıyorum.
Yine de kendi kendime “Yenerdim aslında” diye avutuyorum — tecrübe az biraz eksik tabii (!).
Sonuç mu? Elbette yenildim. Ama ezilmedim. Sadece maç kısa sürdü (!).
İlk Motosikletim
Dünden kalan öğrenciler simülasyon üzerinde vites dersi yapıyordu, ben de ilk kez otomatik scooter ile çalışmaya başladım. Tabii ben “acemice” dubalar arasından karışık geçişler yapıyorum. Arkadaşlar dubalar arasında pürüzsüz geçiyor, ben ise 4–5 duba birden atlayarak ilerliyorum. Birkaç tur sonra bu sayı iki dubaya düştü — yani gelişme var! Simülasyon sıram gelince vites geçişlerine odaklandım.
Artık netti: Motorcu olma yoluna girmiştim.
Süleyman Hoca gelip sordu:
Takı Dükkanı
Diğer yüzünde ise, 200 kilo altını olan atölyeci, her hafta gelecek altınla işlerini döndüreceğini düşünürken mağazacı, bir sonraki alışverişte çantacıya 800 gram değil, 1 kilonun %20’si olan 200 gram ödeyordu.
Çantacıya “çantanda ne var?” diye sorulduğunda, tereddüt etmeden yeni malları gösterip “1 kilo daha bırakıyorum,” diyordu. Sonuçta sattığında para kazanacaktı.
Tedarikcilik
Bu kez başka bir iskeleye yanaşmam gerekti. Gömlek kemeri, sihirli kemer, güvenlikli heybe çanta, termos çanta, ayakkabı çantası gibi dikkat çekici ürünleri araştırmaya başladım. Hazırda yoktu; üretimleri siparişle yapılacaktı. Ama her şey hazırdı:
ürün videoları, görselleri, reklam altyapısı…
Aynı gün test reklamı çıkılabilir durumdaydık. Testten geçen ürünlerin siparişi bana dönecekti.
Tasarım
Model çiziyorum, kalıpların bıçaklarını yaptırıyorum, atölyelerle görüşüp onların iş yoğunluğu arasında kendime yer açıyorum ama sipariş alamıyorum.
Küçükçekmece’de bir bölge var; tüm binaların alt katları üretici. Bu yapı Altınşehir tarafına da sıçramış durumda. Öyle ki, bu üreticilerden makine veya günlük hayat dışında bilgi alamıyorsun; çünkü piyasadan tamamen uzaklaşmışlar. Az biraz daha detay verip konumuza döneyim: Eskiden imalathaneler Beyazıt–Gedikpaşa civarındaydı, Türkiye’ye ürünlerin dağıldığı yer ise Eminönü bölgesiydi.
Gezi ve festivaller
Bir Fotoğraf ve Hikayesi
Her fotoğraf, görünenden fazlasını anlatır.
Bir ışık, bir yol, bir an, bir insan… Belki tesadüfen çekilmiş bir kare, belki de yıllar sonra yeniden hatırlanmak için bilinçli bir tıklayış.
“Bir Fotoğraf ve Hikayesi” kategorisinde, her görselin ardında saklı olan o küçük ama anlamlı hikâyeyi bulacaksınız.