İşe Başlama Hayatım

Altın zincir

Altın Atölyesinde İlk Günler

Akrabalar kuyumcu, ben de ele avuca gelecek kadar büyümüştüm…
Derken bir gün kendimi Kapalıçarşı yolunda buldum.

Amcam, eski usul altın rafinerisi ve ramat işleri yapıyordu.
Aynacılar Caddesi’nde “Ordu Pazarı” adında kuyumcu dükkânı vardı.
Bu arada ismi “OYAK’tan” değil, Ordu ilinden geliyordu.

Dükkânın yanı sıra bilezik ve zincir atölyesi de vardı.
Beni, ortağı olduğu zincir atölyesine yolladılar.

Burada iki metrelik, pullu ve halat tarzı zincirler üretiliyordu.
İlk iki gün misafirim.
Üçüncü gün ise ocağa gidip gelenlerin yanında yerimi aldım.

Ocakta çalışanları, dükkân önünde takı işleyen ustaları izliyordum.
Şimdiki gibi değil işler; bir işe başladın mı, tüm branşları öğreniyordun.
Kaynak yapıp yıllarca sadece kaynakçılık yapan yoktu.

Atölyede iki büyük masa vardı; 12 kişi oturarak çalışabilirdi.
Cila ve ayakta yapılan işler dahil edildiğinde 15–16 kişi istihdam edilebilirdi —
ama biz 7–8 kişiydik.

Kalabalık Alışverişler

Anadolu’dan evlenmek isteyen İstanbul’a geliyor. Akrabalar, yeni yerleşim yerlerinde kapılarını takmış, yolları yapılmış, hatta mektup adresleri bile var artık.

İstanbul’a gelen gelin tarafı, damat tarafı ve onlara eşlik eden akrabalar,
10–20 kişilik gruplar hâlinde alışverişe çıkıyorlardı.

  • Çeyizlik, çamaşır, damatlık: Mahmutpaşa’dan,
  • Altın ve gelinlik: Kapalıçarşı’dan alınır.

Aynı zamanda cumartesi günleri, Anadolu esnafı da
siparişlerini tamamlamak, malına takviye yapmak için Kapalıçarşı’ya gelirdi.

Bu kadar talebi karşılamak kolay değildi.
Tüm üretim el emeğiyle yapılıyordu.

Zincirler önce bakır tel üzerine sarılıyordu,                                        
sonra şekillendirilip kaynaklanıyordu.
Ardından kezzap banyosuna giriyordu.
İçindeki bakır sıvı hâle gelip, duman olarak havaya karışıyordu.

Gökyüzünde önce kırmızıya yakın siyah,
sonra sarı ve beyaza dönen zehirli bir buhar…
Ama işler böyle dönüyordu.

Mağazacı sipariş sıkıştırıyordu:

“Müşteri bekliyor!”

Mikron kalınlığı ve uzunluğu 100 gram gelmesi gereken zincir,
bu aceleyle 110–120 gram geliyordu.

Kimse çalmıyordu,
ama sıkışan sistem doğal olarak kayba yol açıyordu.

Müşteri bu fazla gramajlı ürünü geri getirip satmak isteyince,
mağazacı zarar ediyordu.


Ayar Meselesi

Mağazacılar İstanbul’a gelirken,
müşterilerden aldıkları altınları da yanlarında getirirlerdi.

Bu altınlar ocakta eritilir,
“takoz” dediğimiz karışık ayarlı külçe hâline getirilirdi.

Takozların bir sonraki durağı ayar evleri olurdu.
Oradan çıkan altın, biraderime verilerek karşılığında has altın alınırdı.

Mağazacı, topladığı hurdayı ayarlarına göre ayırır,
içinden kaç gram saf altın çıkacağını hesap ederdi.
Ama hesaplar genellikle aşağı doğru yanlış çıkardı.

Bizim ürettiğimiz ve mağazacının sattığı zincirlerin içinde,
aceleden kalan bakır kırıntıları ağırlığı artırıyor, fakat ayar düşürüyordu.

Bu durumu fark edene kadar,
süreçteki herkes hırsız gözüyle görülmeye başlandı:

  • Önce: “Emanetçi mi bir şey yaptı?”
  • Sonra: “Ocakçı içine bir şey mi attı?”

Tartışmalar bu şekilde döndü.
Sonuç?
Gözü açılan mağazacılar, bir daha bu ürünleri geri almıyordu.

 

Kısa bir çıkarım

İlk başladığımda bu detayları fark etmeyebilirdim,
ama atölyede olan biteni anlayacak kadar dikkatliydim.
Geri kalmış teknolojiyle bu kadar yapılabiliyordu.

Bizden sonra İran’a gidenler:

“İran bizden 30 yıl geride,” diyorlardı.

Ama kimse, bizim gelişmiş dünyanın kaç yıl gerisinde olduğumuzu hesap etmiyordu.
Nereye baktığınla ilgili bir meseleydi bu.

Fazla kazanalım derken, daha önce kazandığımızı kaybettik. Yani ahlakı.
Kezzap banyosu yüzünden, üretici haksız şekilde kazandı.

Ve böylece…
kulağıma şeytan fısıldadı.

Anlatacağım.

Devamını Oku

Fotoğraflar

Yorum bırakın

Scroll to Top