İstanbul’a göç
Hikâyemiz 1957 yılında başlıyor. Doğum tarihim 1963 olsa da İstanbul’a göç öyküsü ondan önceki yıllara dayanıyordu. Öncesi bende yok; her şey annemin ve ailemin anlatılarıyla şekillendi.
Annem ile babamın evlenmeleri annem 14 yaşlarında, babam ise askerlik yaşlarındaydı. Babam askerlik sonrasında, köyde kendi evini, damını, ambarını ve ahırını inşa etmişti. Yapının üç katı vardı: Alt katta büyükbaş hayvanlar, ortada küçükbaş hayvanlar ve en üst katı ev. Evinin önünde “öküz alafı” olarak adlandırılan yem alanı yer alıyordu.
İnşaat neredeyse bitmişti, babam üçüncü kattan düşerek yaralandı. Hem tedavi hem de dinlenmek için, annem hamileyken iki çocukla köyde bırakarak. İstanbul’a göç etti; kardeşi olan amcam ve onun amcasının yanında, Fatih’in Acı çeşme semtine yerleşti.
Kalcılar Han ve Ramatçılık
İşyerleri, Kapalıçarşı’nın Mahmutpaşa Kapısı’nda bulunan Kalcılar Han’da yer alıyordu. Bu han, ramatçılık mesleğinin merkeziydi. Ramatçılık, kuyumcu atölyelerinde kendilerine ait, atık suya ya da diğer atıklara karışan değerli madenleri eriterek ayrıştırma işiydi. Han’ın ismi de buradan hesaplanır: “Kal” yapmak.
Kal yapmak nedir?
Eritilen tüm atık madenler külçe hâline dönüşür, sonra —tıpkı kurşun dökmede olduğu gibi— saçma biçimlerde yeniden eritilirdi. Bu süreçte eritilen metaller küçük bir gölet gibi olan havuza dökülür. Hafif olanlar ayrılırken, değerli ağır madenler dipte kalır. Eritilen bu metaller bir demir çubuk yardımı ile yanardağdan akan lavlar gibi akıtılır hafif olan metaller üstten akıtılır. Değerli olanlar dipte kalır. Bu iş için mahalleden odun külleri toplardık. Konusu geçerse onu da anlatırım.
Han Kültürü ve Yapısı
Kalcılar Han hakkında bazı bilgiler de paylaşmak isterim; Detaylarını ilerleyen sayfalarda aktaracağım. Geçmişte ki diğer hanlar gibi Kalcılar Han’ın geçmişi ilginçtir. Bu hanların üst katları konaklamak için, alt katları ise ahır olarak kullanılmak üzere tasarlanmıştır. Hanlar, İstanbul’a iş için gelenlerin yanı sıra, ülkenin dört bir yanından ticaret amacıyla gelen insanların konaklayıp yıkanabileceği, dinlenebileceği, hatta eğlenebileceği bir düzen içinde kurulmuştu.
Mahmutpaşa Kapısı tarafından kalcılar hana girdim. Yol boyunca, her beş adımda bir karşınıza çıkan yaklaşık iki metre uzunluktaki basamaklarla, farkına bile varmadan birkaç kat yukarı çıkmış oldum. Hanın ortasından girdiğim kapıya bakınca hemen fark ediliyor. Han’ın ortası açık bir avluydu.
Tam karşıda, amcamın ramat atölyesi yer alıyordu. Önünde büyük tahta fıçılar, mavi plastik variller ve kenarları 2×3 metre boyutlarında, bir metre yüksekliğinde içi siyah kumla dolu bir havuz bulunuyordu.
“Bu kumlar eritilmiş atık malzemelerin cüruf dediğimiz kısımları, dökümde dibe çökmeyen altınların bunlara karışma olasılığı var. Bu cüruflar silindirden geçirilerek toz haline getirilir ve o kapının önünde olan fıçılarda yayvan ahşap leğenlerde yıkanır, içinde altın olanlar başka kapa atık olanlar bu havuzlarda toplanır. Bunlar daha sonra defalarca tekrar yıkanır her seferinde azalarak çıkmaya devam eder.”
Oraya doğru ilerlerken sol tarafta üst kata çıkan bir merdiven vardı. Merdiven altı ise düzensiz bir çöplük hâlindeydi; çöpler dağınık dökülüyordu. Biraz ilerideyse, sol tarafta arkasında bir çeşme olduğunu sonradan öğrendiğim bir yapı vardı.
Hemen yanında, han yapısına ait olmayan, gecekondu gibi yapılmış eski bir köfteci dükkânı vardı. Bu çeşmenin ve dükkânın çevreleri, iki-üç kat üst üste dizilmiş mavi kezzap varilleriyle çevriliydi.
Amcamın dükkânının sol yanında hanın tuvaleti bulunuyordu. Onun hemen yanında da amcamın amcasının atölyesi vardı; Önünde yine variller ve havuz…
Bu fıçılar ve havuzlar hanın diğer esnaflarına değil amcama ve onun amcasına aitti. Kezzap fıçıları da başka bir esnafa aitti. O esnaf Mehmet abi, bambaşka bir hikâyeydi.

Kalcılar han Eski hali
Mehmet Maviş ve Han Günleri
Burada zaman karmaşası olmasın, Mehmet abi tek seferde bitsin kopmasın
Mehmet Maviş, kendine münhasır bir esnaftı. Onun gibisini ne duydum ne de gördüm.
Kalcılar Han’da imalatçılara ürün satar. Ben de Mehmet Abi’nin iki farklı tarihinde gördüm.
İşte anlatacaklarım…
İlk görüp duyduğum da yanında çalışan bir işçisi bir de yeğeni olarak bildiğim akrabası vardı. Benim gibi çırak olarak başlayanlara bu adama bulaşma diye tembih etmelerine gerek yoktu her zaman sesi duyulur ses dediğime bakmayım bağırır gürlerdi. İşçisini bir yere yollamışsa gelen bir müşteriye bir şişe asit satmak için 3km ileride deposundaki bu akrabasını çağırır koşa koşa gelmekten başka şansı olmadığı görürdük. Şimdi sohbet ettiğimiz kısım.
Kalcılar Han’a tekrar döndüğümde genellikle kapının önünde oturuyordum. Çünkü biraderim atölyeyi hayata geçirmemişti; Dayım işi bırakmış ve ben de ortada kalınca kapı önü bana düşmüştü.
Mehmet Abi’nin müşterileri genellikle komşusu olan iki amcamdı. Diğer müşteriler ise gümüş işi yapan, çoğunluk Ermeni olan komşu esnaflardı.
Odabaşılar ve Han Düzeni
Fatih bölgesi Küçükpazar, Süleymaniye, Sultanhamam, Sirkeci, Gedikpaşa gibi çarşı çevresinde çok eskiden kalan hanlar vardır. Bu hanlarda yöneticilik yapan kişilere “odabaşı” denir. Hatta bu isimde Çapa’da “Odabaşı adında bir semt bile vardır.
Hanlarda odabaşı olan kişiler, hanın âdeta valileridir. Onlardan habersiz handa kuş bile uçmazdı. Vakıflara ya da kişilere ait dükkânlar, onların izni olmadan el değiştirilemez, barındırılamaz, dükkân taşınamazdı. Hatta hamal sız mal bile taşınamazdı. Tabii ki tüm hamallar da o hana ait olmak zorundaydı.
Bu odabaşılar genellikle illegal tipler olarak bilinse de bazıları “kabadayı” diye anılırdı — yani yine yasa dışı dünyadan kişilerdi. Sosyalleşme alanları ise bulundukları hanlardı. Birbirlerini ziyaret eder, düğün veya cenazelere katılır, bazen de kumarhanelerde bir araya gelirlerdi.
Amcamların en fazla tükettikleri kimyasal, nitrik asitti (kezzap). Han’ın içi ve çeşme çevreleri, mavi varillerle kaplıydı. Bu variller genellikle iki amcama satılmak üzere orada dururdu. Dışarıdan başkasının mal getirmesi neredeyse imkansızdı; çünkü Mehmet Maviş’in korkusundan kimse hana bir şey satamazdı.
Ermeni esnaflara ise saf bakır, sülfürik asit (kese yağı), amonyak ve bazen de bal satardı.
Mehmet Abi ile kapıda otururken geçmişten konuşurduk. Ortak noktamız genellikle kumardı. Ben hiç oynamazdım ama o, kumarın müptelasıydı. Her gece kabadayıların mekanına gider, kumar oynarmış. Bana şöyle anlatırdı:
— “Her akşam beni bekliyorlarmış. Beni keriz gibi sağlıyorlar.”
Onu iyi tanıyanlar da:
— “Her gece parayı kaybediyor, açıp defteri tüm borçluların sırtına yazıyor,” derlerdi.

Amcamın kasası
Amcamın kasasına bakan biraderim bunu bilse de amcam “boş ver” der, ödemeyi yapar. Şüphelendiği için gelen varillerin kilosunu kontrol etse de Mehmet Abi, bildiğini okuduğundan şaşmazdı. “Maviş” lakabıyla tanınırdı.
Pantolonu kumaş, ince çizgili gömlek ve şetlant hırka giyerdi. Asit işi yaptığı için en iyi kıyafeti bile delik deşik olacaktı. Bu sıradan varlığı nedeniyle birçok yerde terslenmiş, aşağılanmıştı. Bir keresinde, iyi bir mağazanın vitrinine bakarak tezgahtar tarafından hor görülmüş; o da tartışıp biriktirdiğiniz çalışma süresi.
Boldu. Çuvallar hâlinde parayla geldiğine ben şahit olmuşumdur. Unutmadan yazayım: Mehmet Abi eli açıktı. İsteyene borç para verirdi — doğal karşılıksız değil.
