Okul Zamanlarım

plastik ayakkabı

Çocuk kalmak çocuk, olmaktan daha zormuş

Çocuk Kalmanın Yükü

Çocuk kalmak, çocuk olmaktan daha zormuş.
12 yaşındaki bir çocuktan ne beklenirse, o kadar yani.

Biri ararsa, tanıdıksa gidip çağırıyordum ya da “şu saatte tekrar arayın” diyordum.
Zaten meydandayız, oyun alanımız bol: biraz telefon, biraz top…

Okulda hâlâ düzen yoktu. Bazen sabahçı 3. sınıf öğretmeni gelir, bir ders verip giderdi. Bazen müdür başka bir ders anlatırdı. Ama 5 dersi bir araya getirsen, bir ders etmezdi. Takip, devamlılık sıfırdı.

Orada da bir seyyar satıcı vardı. Oyuncak niyetine satılan ıvır zıvır…
Ama biz daha büyük haylazlıkların peşindeydik; ona pek zaman kalmazdı.

Mahallede kazılar sürüyordu. Su hâlâ tankerle geliyordu. Kağıthane tarafında bir çeşme vardı, oradan su taşırdık.
Elektrik ise henüz yoktu; gelmesine bir sene vardı.

Yani elektriksiz, susuz bir dönem… Ama mahalle kuruluyordu, bir yandan umut vardı.

Bu arada…

Para Kazanmaya Başlıyorum

Babamın mühürlü, imzalı kağıtları vardı. Ara ara bu kağıtlarla para kazandığım olurdu.
Babamın haberi yoktu, ama ben kendimi ortak sanıyordum.

O “5 lira” derse, ben “6 lira” derdim. Kimse anlamaz sanırdım… Ama sonradan fark ettim: anlamışlardı.

Elektrik yoktu, su yoktu, örnek alacağımız bir idol yoktu… Ama yine de biz “olduğumuz” yerde büyüyorduk.


Elektrik mi? Telefon mu?

Elektrikten önce telefonun bağlanmış olması tuhaftı — belki de sırayı karıştırıyorum, ama yazıhanemizde telefon olduğunu hatırlıyorum.

Yan dükkândaki kahve başkasına aitti ama akşamları lüks kullanırlardı; gaz lambası yetersiz kalırdı. Ara sıra bana da oralet ısmarlarlardı.

Oralet hâlâ var mı bilmiyorum ama biz o sıcak, sarı, şekerli suya iki şeker daha atardık.

Mahallenin ortasında bir kanal vardı; meydan, oyun alanı olarak pek elverişli değildi. Ama hemen yanımızdaki Alemdar Sokak bize yetiyordu.

İşin garibi, iki alt sokaktaki çocuklarla hiç oynamazdık. Onlar “aşağı mahalle” olurdu. Bizse “üst mahallenin aşağısı.”

Bu hiyerarşi sadece sokakta değil, kahvehaneler açıldığında da devam etti. Herkes yine kendi mahallesinin kahvesine giderdi.

Bir tek kumar oynayanlar istisnaydı. Kumar masası neredeyse onlar da oradaydı; hiç yabancılık çekmeden. Eğlenmek için değil, başka bir motivasyonla.

Benim çocukluğum da o yıllarda, bir çocuğun yapabileceği her şeyle doluydu.

Plastik Chevrolet arabaların üstünü el işi pullarıyla süslerdik. Şimdiki apaçiler, yanımızda halt etmişti.

Büyükler “çelik çomak” oynardı ama bu oyun gerçekten tehlikeliydi. Büyükler kovalar, oyunu dağıtırdı.

Devamını Oku

Yorum bırakın

Scroll to Top