Oyunlarımız
Yaratıcılık, Zorluk ve Çocukluk Macerası
Biz de bilyeli araba yapardık ama büyüklerin yaptığı gibi olmazdı. Malzemeler yetersizdi.
Pantolonlarımızın arkası, haftası dolmadan açılırdı. Neyse ki evlerde dikiş seti olurdu; artık hangi renkle yamanırsa…
Bir de elimize bir bisiklet geçmişti. Ama tam bir facia: freni yoktu, lastikler patlaktı.
Her gün bisiklet eksiliyordu. Bir gün zinciri, bir gün fren kolu, ertesi gün ön tekerlek pimi… Koltuğu söylememe bile gerek yok. Belli ki “binmeyin artık” mesajıydı.
Ama biz vazgeçmedik.
Büyük çiviler bulduk, jantın içinden geçirip maşanın içine yerleştiriyorduk. Jantın üstünde gidiyorduk — ama gidiyorduk!
Fren Sistemi Mi?
Arka tekerin arasına ayakkabının tabanını sıkıştırarak durmaya çalışıyorduk. Tabii her fren, bir ayakkabı ömrü demekti. Farkında bile değildik; ayaklarımız yanana kadar…
Bizim bilyeliler hep dört tekerdi. Büyükler üç teker yapardı; belki ikili yapan da vardı ama hatırlamıyorum.
Biz onlardan artan veya “bozuk” saydıkları parçalarla uğraşırdık. Bir tarafına zorla çakmaya çalıştığımız tahtalar, diğer tarafına odunla sabitlenmiş rulmanlar…
On metrelik bir keyifti. Sonra taşla destek, yine yola.

Telli Araba
Top oynardık bol bol ama bu da aileye yüktü. Her top oyunu, yeni bir ayakkabı demekti.
Aile büyükleri:
— “Bu futbol gavur icadı, oynamayın,” derdi.
Ama biz onları duymazdan gelirdik.
Renk renk, kenarlarında teneke tokalı, ayarlanabilir plastik ayakkabılar vardı. İlk kopan yer hep o teneke parçalar olurdu.
Zaten ileriki yaşlarda çok oturacağımızı bilmeden, hep koşmalı oyunlar oynardık: saklambaç, körebe, elim sende…
Hep kaçan olurduk. Yakalanınca da “mızıkçılık” yapar, oyunu bozan olurduk. Bu da her oyunun değişmeyen kaderiydi.

Misket-oyunu-topaç çevirme
Oyun Dışı Kalanlar
Büyüklerin oyunlarına pek dâhil olamazdık. Onlar “birdir bir” oynardı; biz boyumuz yetmediği için mecburen kenarda kalırdık.
Yakar top oynarlardı, bizi oyuna almazlardı çünkü zayıf halka olurduk. Açıkçası haklıydılar: ne topu tutabiliyorduk ne de doğru dürüst kaçabiliyorduk.
Ama bazı “uyanıklar” vardı. Kendi yaşıtlarıyla misket oynayıp tüm sermayelerini kaybedince, bize yanaşırlardı.
Hem kazanmak kolaydı, hem de tekrar eski oyun çevresine dönmek için ceplerini doldurmaları gerekiyordu.
Biz de sevinirdik tabii. Bizi adam yerine koyuyorlar sanırdık. O günlerde biri “Gel oynayalım,” dese, kendimizi önemli hissederdik.
Ama biz onları gözümüzde büyütürken, kendi yaşıtları onlarla pek oynamak istemezdi. Çünkü biliyorlardı ki bu arkadaşlar biraz “kaygan zeminde” yürüyordu.
Oyunlarda çok kazanan bazen elindeki tüm misketleri dağıtırdı.
Fakat o “uyanık” arkadaş, bizden toparladığı misketlerle tekrar eski oyunlarına dönmek isterdi. Ama bu da herkesin pek sıcak baktığı bir şey değildi.
Okul Günleri Üzerine
Okul maceram toplamda beş sınıf sürdü.
Çünkü bu beş sınıfta ne doğru düzgün eğitim alabildim ne de bir yönlendirme gördüm.
Sanırım çıkışı haylazlıkta buldum.
Önceki yazımda, “İstanbul’a Göç” hikâyemde fark ettim ki, eskiden çocuklar oyun bile oynayamıyormuş.
Belki erkeklerin bir nebze hakkı vardı, ama kız çocuklarının hiç yokmuş.
Şimdiki çocuklar, eğer açık bir alan bulup kendi oyunlarını kurabiliyor ve oynayabiliyorlarsa, gerçekten şanslılar.
Peki sizin yaratıcı fikirleriniz var mı?
Belki bir çocuğa ilham olur…
Belki bir anne ya da baba, kendi çocuğuyla bu yazıyı okurken, yeni bir oyun başlatır.
Sizin çocukluğunuzda oynadığınız oyunlar nelerdi?
Şimdi çocuklarınızla birlikte hangilerini tekrar canlandırmak isterdiniz?
