Okul Zamanlarım

Domates

Mahallemiz gelişmeye başlıyor

Mahalle Lakapları ve Kahve Sohbetleri

Bu mahalledeki isimleri koyanlar, aslında mahalle büyükleriydi.

Her sokaktan alınan tavsiyelerle, bazen de kahvede oturup her söylenene “he he” diyerek onaylayan yaşlıların ortak kararıyla belirlenirdi.

Mahalle yeni kurulduğu için kimse birbirini tam tanımıyordu. Ama bir kural vardı: Eğer göç ettiği yerden getirdiği bir lakabı yoksa, burada mutlaka bir lakap takılırdı.

Herkesin bir adı, bir de mahalle içinde anıldığı başka bir ismi olurdu. Vedi Dayı, parmak bıyıklarıyla Hitlervari bir görüntüye sahipti.

Durmuş Dayı (oğlu beni kazıklayan), kısa boylu, fötr şapkalı, tertipli giyinen, sessiz bir adamdı. Koca Ahmet, adı gibi kocamandı; güçlü, sakin ama dikkat çekici biriydi.

Bayram Ağa’nın kendi evi yoktu, çocuklarının yanında kalırdı. Yüzünde hep bir gülümseme, üzerinde pavyon ışıklarından kalma bir hava vardı. Beyaz ayakkabısı hiç olmadı ama parmaklarında hâlâ şövalye yüzükleri ile gezerdi — üzerinde Reşat lira olanlardan.

Deli Niyazi “Buna ayrı bir parantez açacağım farklı bir hikayesi var”

Toncuğun Mustafa, görünürde dindar, gerçekte ise seri bir kumarbazdı. Kazık Ömer lakabını zayıf ve uzun boyundan almıştı. Jandarma Hasan’ın hikâyesi askerlikten gelirdi.

Ormancı, Bitirim, Yahni, Gebeş gibi lakaplar da bu mahallenin anılarına miras kaldı.

Kimisi erken taşındı, kimisi bu mahallede toprağa verildi.

Yan tarafımızdaki kahvede ise oyun masalarından Bomonti birası eksik olmazdı.

O zamanlar serbestti, isteyen içerde oturur, oyun oynarken birasını yudumlardı.

Zamanla o kahve yıkıldı, yerine iki katlı bir betonarme bina yapıldı.

Alt kat yine kahve olarak işletildi; değişen tek şey duvarlar oldu, hikâyeler hep aynı kaldı.

Bu yaşlarıma devam ederken okul ile aram hâlâ fena değildi.
Mahallede işler değişmeye başlamıştı. Babam muhtar seçildi. Sokaklar ortadan ikiye yarılıyor, alt yapı kazıları yapılıyordu. Ama olan yine bizim oyun alanlarımıza oluyordu.

Babam, yazıhane olarak iki katlı bir binanın alt katını tuttu.
Bir tarafımızda kahvehane vardı — bize ait değildi. Diğer yanımızda yeni kurulmaya başlayan Şirintepe spor kulübü.
Ticaret yapılacak yerler değildi ama “para gelsin de fark etmez” diye kiraya verilen mekânlardı.

Meydanda Ali Bakkal vardı; mahallede ilk televizyonu onun evinde gördüm, amcamlara Üsküdar’a misafirliğe gittiğimizde onlarda çarli çaplin (Chalie Chaplin) izlediğimizi biliyorum.

Bir de “ayrancı teyze” — rahatsız olan bir kızı vardı.
Süt alır, yayıkla yağ çıkarır, ayran yapar ve satardı.
Genelde ona giderdik çünkü atıştırmalıkları da olurdu — tabii ücretli.

Kazı Kazan

En ilginci de o zamanların “asrın buluşu” olan Kazı Kazan oyunuydu. Bunu bize “niyet” diye oynuyorlardı.

A3 boyutunda bir karton düşünün. Üzerine rakamlar yazılmış, onların üstüne alüminyum folyo yapıştırılmıştı. En üstteyse, bu rakamların yerini gösteren delikli başka bir karton bulunuyordu.
Deliklerden alttaki folyoyu kazırdınız; rakam çıkarsa, karşılığındaki hediyeyi hemen alırdınız.

Şimdiki gibi “çakallık” yoktu; çıkan neyse, o veriliyordu.

Yazıhanemiz açılmıştı, hatta telefon bile bağlanmıştı.
Gerçi hat her zaman düşmezdi ama yine de işe yarardı. Telefon, mahallenin hizmetindeydi… En azından başlarda.

Bu “açık hizmet” dönemi çok kısa sürdü çünkü babam hemen telefona kumbara taktırdı.
Ama iş işten geçmişti: Numaramız Almanya’ya kadar yayılmıştı bile!
Bugünün Meta reklamları bile bu kadar hızlı yayılmaz.

Neyse, ihtiyaç duyanlar hâlâ arıyordu; biz de elimizden geldiğince hizmet veriyorduk.

Babam yazıhaneyi açtı ama yerinde duramaz bir adamdı. Çoğu zaman bana bırakıp giderdi.

Devamını Oku

Yorum bırakın

Scroll to Top