İşe Başlama Hayatım

Oba restorant

Oba Restoran ve 1980’lerin Gençlik Hikâyeleri

Oba Restoran’a İlk Adım
Dolaylı yolda tanıştığım bir kız arkadaş, beni Oba Restoran’a götürdü.
İlk defa, gözümde farklı olan bir ortama girdim.

Sınıf atlamak gibi bir histi bu.
Orayı sevdim.
Kafeterya ve restoran bölümleri ayrıydı.
Ben genelde kafeterya kısmında takıldım.

Sonraki gidişlerimde hep yalnızdım — iki yeni arkadaşla gidene kadar.
Zaten restoran kısmı, tek başına takılmak için uygun değildi.

Yeni Çevre, Yeni Alışkanlıklar

Zamanla çevre edindim.
Oba’nın müdürü bile bir gün Kapalıçarşı’ya geldi.
Görünürde Longines saat almak için…
Belki de beni kontrol etmeye gelmişti.
Ama ben daha sık gitmeye başlamıştım bile.

Evle Yazılı Olmayan Bir Anlaşmam Vardı
Her cumartesi haftalığımı alınca, Mısır Çarşısı’ndaki “Doğu Pazarı” adlı dükkândan kahvaltılık alırdım:

  • Çeşit çeşit peynir,
  • Zeytin,
  • Bal,
  • Kaymak,
  • Tereyağı,
  • Pastırma…

Eve para vermem, ama para da istemem.
Aldığım haftalık, bu alışverişle kafa kafaya gelirdi.

Oba-restorant

Kapalıçarşı Günleri ve Yeni Arkadaşlıklar

Kapalıçarşı’da, Bodrum Han tarafında, mahalleden Sedat adında bir arkadaşım vardı.
Kot satardı, Cağaloğlu’nda Lacoste tişörtler üretiyordu.
Ürün güzel görünürdü — ama yıkandıktan sonra kalitesi belli olurdu.

Karşısında Tuncay adında başka bir arkadaş vardı.
Giydiğim birçok kıyafeti ondan alıyordum.

Hiç markaya takılmadım — ama beğendiğim şey önemliydi.
Benim hayatım süper değildi, ama çevreme göre ooo süperdi.

Artık 18 yaşlarıma gelmek üzereyim — reşit olacağım.
Sonra ne olacaksa!

Akşam iş çıkışları tek takılıyordum.

Nuruosmaniye Kapısı’nda Recep adında bir arkadaşım vardı.
O, çevredeki tüm dükkânlara müşteri götürüp hanut alırdı; sekiz dil biliyordu.

Ondan bir tane gri mont aldım.
Biraderlerim de bu montu çok beğendi — onlara da aldım.
Bazen hepimiz aynı model montu aynı gün giyinmeyi denk getirirdik —
şimdi bakınca üçüzler gibiyiz, ya da Kızılay dağıtmış gibi komik görünürdük.

Aynı evde yaşıyorduk ve bazen — kazayla değilse bile —
onların üst elbiselerini ben giyerdim:
kazak, mont…
Onlara göre ben fakirdim.

Bu arada, ergenliğin de etkisiyle bazı deneyimlerim oldu tabii…

İlk Kaçamak Planı

1980’lerde Çarşıdan İlk Randevu ve Zührevi Hastalık

O dönem çarşıda kot işi yapan arkadaşım Sedat ile ilk kaçamak programımızı yaptığımızda 18 yaşındaydım.

Bir şekilde bir telefon bulmuştuk.
Eskort demiyorduk o zamanlar — “bayan” diyorduk sadece.

Aradık.
İlk sorusu şuydu:

“Telefonumu kimden aldınız?”

Tabii isim vermemiz gerekiyordu — ama elindeki defterde kimlerin olduğunu bilmiyorduk.
O zamanlar cep telefonu yoktu; rehber dediğimiz şey, küçük bir cep defteriydi.
Benim hâlâ bir tane var — şifreli çantamda durur.

O defteri İran Konsolosluğu’nun karşısındaki Gazeteciler Cemiyeti’nden almıştım.
Öğle yemeklerinde oraya giderdim; yan kapıdan nasıl girileceğini de bilirdim 😂

“Google’da niye yok sanki?” diyeceksiniz belki.
Ama ben Google’den yaşlıyım —
kimse de yükleme yapmadıysa, nereden bilecek?
İsterseniz, o defterin fotoğrafını sayfanın bir köşesine atarım.
Görün: 80’li yıllarda nasıl işler dönüyordu…

Telefon – Kâmil Kim?

Kadına telefonun nereden geldiğini sorunca, biz de biraz sallayarak dedik:

“Laleli’den… Kâmil verdi.”
(Çalışma bölgeleri olduğu için bir tanıdığı olabilirdi.)

Cevap:

“Tanımıyorum.”

“Her seferinde farklı isim kullanan çakalın teki. Kim bilir, sizi hangi isimle arıyor!”

Demek ki samimi bulmuştu.

“Bir otel bulun, oradan arayın,” dedi.

Otel Arayışları —
İşte asıl zor kısım buradaydı:

Hangi otele, nasıl bir üslupla bu işi sorabilirdik?

Tamam, biraz fırlardık ama o kadar da değildik.
Sedat ile sokak sokak gezip otel isimlerini not aldık.

Kadına isimleri okudukça:

“Yok, bu olmaz… Bu da olmaz…” diye eledi.

Sonunda:

“Tamam, bu olur,” dedi.
“Otele gidip oradan arayın.”

Sanki Amerika’ya vize başvurusu yapıyor da otel rezervasyonu isteniyormuş gibi!

Resepsiyon, Cemil ve Bir Hikâye

Bu sefer biz, uygun oteli bulmaya koyulduk.
Keşke o gün sokak isimlerini de yazsaydık —
o kadar çok sokak gezmiştik ki, otelin yerini bulamıyorduk. (!)

O kadar azimliydik ki, bulmak zorundaydık — ve başardık.

Otelde resepsiyona gittik:

“Bir arkadaşla görüştük, buradan aranması gerekiyormuş.”

Resepsiyonist “tamam” dedi ve aradı.
Ama kimi aradığını biz de bilmiyorduk.

Yarım saat sonra bir araba geldi.
İçinden bir adam ve iki kadın inmedi — pazarlığın bitmesini bekliyorlardı.

Konuşmalar yapıldı.
Sedat cimrilik yaptı:

“Benim o kadar param yok,” dedi — aslında yalan söyledi.
Adamın taksi parasını verip geri yolladık.

Dönüş ve Geri Dönüş

Ev yoluna çıktık.
Mahalle’de Sedat ile ayrıldık.
Ona ayıp olmasın diye söylemedim ama taksiyle tekrar otele geri döndüm —
uyanıklık yapıp hesabı bana kilitlemeye niyetliydim.

Sabah otelin resepsiyonistinin hâline baktım:
Yüzü gözü darmadağın.
Adı: Cemil.
İleride askerlik anılarımda da adı geçecek.

İlk ve tek hastalığım

Bu hikâye, hayatımda yaşadığım ilk deneyimle başlayan ve aynı zamanda
ilk — ve Allah’tan tek — hastalığımın hikâyesi.

Ne yapacağımı, nereye başvuracağımı bilmiyordum.
Hem kafam karışıktı hem de bir yandan utanıyordum.

Amcamın mağazasında çalışıyordum o sıralar.
Benden büyük, yaşları birbirine yakın üç kişi vardı ekipte.
İçlerinden biri de öz ağabeyimdi.

İçimden geçirdim:

Durumu anlatsam alay konusu olurum.
Hele ki o yaşlarda böyle şeyler, gençler arasında sakız gibi çiğnenir, dalga geçilir.

Kötü tarafı da şuydu:
Ramazan ayı başlamıştı,
ben de oruç tutuyormuş gibi yapıyordum.
İçten içe daha da geriliyordum.

Meğer herkesin bildiği ama benim o zamana kadar hiç duymadığım bir “yolu” varmış bu işlerin.
Bir büyüğüme:

“Benim bir arkadaşın başına gelmiş,” diye kıvırtarak anlattım durumu.

Sağ olsun, hemen anladı meseleyi:

“Zührevi hastalıklar doktoruna gitsin,” dedi kısaca.

İlk işim dükkândan izin almak oldu.
Sora sora, Sirkeci’de bu alanda çalışan bir doktor buldum.
Girdiğim yer harabe gibi bir ofisti — muayenehane bile değildi.
Doktor da epey yaşlıydı, sanki son hastalarını kabul ediyormuş gibiydi.

Durumu anlattım.
Göz ucuyla şöyle bir baktı.
Sonra reçetesini yazdı, ilaçları verdi.
Düzenli kullandım.
Bir süre sonra şükür, iyileştim.

Son Söz

O dönem yaşadıklarımızla şimdiki zaman arasında
ne kadar fark var gibi görünse de
insan hikâyeleri her çağda kendine özgü ve kendine benzer.

Buda, bizim çağımızın gerçekleriyle yazılmış
bir büyüme hikâyesinin başlangıcı…

 

Cinsellik, Oba Restoranı ve İki Köpeğin Hikâyesi

Yollarımı kendim çizdim.
Mahallede çevrem vardı. Yaşıtlarım da vardı, benden biraz büyük olanlar da.
Evde benden büyük iki ağabeyim, bizde kalan bir amca çocuğu, zaman zaman da dayım vardı.

Ama bütün bu kalabalığa rağmen…
Hiçbirinden cinsellik hakkında ne bir sohbet,
ne şakayla karışık bir yönlendirme,
ne de herhangi bir tavsiye duydum.

Sadece cinsellik değil…

“Şu kitabı oku,”
“Oraya gitme,”
“Bunu yap, şunu yapma,”
diyen de olmadı.

El Yordamıyla Hayat Kurmak

Sanki körün değneğini ezberlemesi gibi…
El yordamıyla, kendi hayatımı inşa etmeye çalıştım.

Evde dört erkek, bir kız kardeşiz.
Herkes kendi yolunu kazdı.
Yolun sonu görünmeden…

Kimse kötü niyetli değildi,
yüz kızartıcı olaylara da karışmadı,
ama birimizin diğerine de pek bir katkısı olmadı.
Benim bile.

Şimdi kız kardeşime manevi olarak yardımcı olmaya çalışıyorum.
Kendine kurduğu o kalın koruma duvarlarını,
el verdiğince aşmaya çalışıyorum.

Sanki geçmişte yaptığım haylazlıkları da kardeşlerime yüklermişim gibi (!)
Ama değil tabii…
Sadece yolumuzu yalnız çizdik.

Kendi çizgini çiz.
Eğlenceli günler başlıyor.

Sinema, Tiyatro, Dahil Gezmeler

Taksim Meydanı’nda Pandora Bistroda bira için takılıyorum,
Karaköy’de meyhanede,
Eski Galata Köprüsü altında şarap içtiğim salaş yerlerde…

Hafta sonları, mahalleden arkadaşlarla kamyonet kiralayıp Bahçeköy’de Kılıç Pınar’a piknik ve top oynamaya gidiyoruz.

Yazın korsan taksimiz var — onunla Şile’ye, Ağva’ya gidiyoruz.
Yakın arkadaşım Orhan var; onda da para var — bakkal işletiyor, mahallenin dışında.
Onunla da takılıyoruz.

Baltalimanı Oba’ya her hafta gitmeye başladım.
Artık orada da selamlaştığım arkadaşlarım var.
Uzun süreler takılıyorum; akşamları da Baltalimanı taksileriyle eve dönüyorum.

Bir akşam, kalabalık olarak bir restorana takıldık.
Orhan Balmumcu sanatçı çıkıyordu.
Ondan sonra Ümit Besen çıkmaya başladı ama ona hiç gitmedim.

Devamını Oku

Yorum bırakın

Scroll to Top