Askerlik Anıları

Bitmeyen Anılar

Acemi birliği manisa

Acemi Birliği Manisa

Manisa Batıkışla 10.Bölük yol üstünde hemen niyamizenin yanında ki eğitim alanı, o çiçeği neden tutmuşum bilmiyorum belki düşecek diye.


acemi birliği toplu fotoğrafı

Manisa Batıkışla 10. Bölük 63/2 Tertip Acemi Birliği Toplu Fotoğrafı

Son Akşam ve Parmağımın Hikayesi

İstanbul Beykoz sahilinden arkadaşım İlhan Sefer. İle “Sibir Dağ” (başka bir adı daha var) dedikleri, kışlanın sırtında kalan dağda şarap içtik son akşamımız. Sabah dağıtıma çıkıyoruz.
İlhan, “Hadi gel birliğe gidelim, diğer arkadaşlarla da vedalaşırız,” dedi.
O kadar direttiğim halde sonunda ikna oldum.

9.Bölük, 8. Bölük… Gezip duruyoruz. Bu sırada Onbaşı bizi gördü, koşarak geldi.
Mutfağa adam götürecek, ortada asker yok. “Bize yalvarır gibi, gelin mutfağa girin. Sonra isterseniz kaçın ama ben birilerini getirip sizi oradan çıkaracağım,” dedi.
Daha önce de mutfak görevinden kaçtığımız olmuştu, “Olur,” dedik ve kuzu kuzu gittik.

Yarım saat sonra et keserken, ben sol elimin başparmağını ciddi şekilde kestim. Kasıt falan yok.
Belki biraz alkolün etkisi, belki sabah gideceğimizin heyecanı…
Ama narkozsuz, anestezisiz üç tane dikiş atıldı — hem de gözlerimin önünde.

Acısı ise ertesi sabahki yolculukta bana tam anlamıyla işkence oldu.


Gösteri takımı hazırlıkları

29 Ekim Gösteri Takımı Hazırlıkları

Dağıtım ve Yürüyüş Eğitimi

Kışlada dağıtım oldu. Henüz gelen acemi askerler yok; olsa bile yetişmez — elde kalan bizleriz: Kıbrıs adayları.

Bizi eğitmeye başladılar. Yürüyüş takımındayız ve yürüken tüfekli hareketler yapacağız.


Kıbrıs adayları

Kıbrıs Adayları

Kare ve Eski Arkadaşlar

Kareye giren arkadaşlar bu kadar; biraz kalabalığız aslında.
Ayakta soldan ikinci olan ile Kıbrıs’ta aynı birlikte kaldık, ama küs ayrıldık — bir çakmak yüzünden.



29 Ekin Gösteri ekibi

29 Ekin Gösteri ekibi

Karedeki Sıralar ve Arkadaşlar

Soldan ikinci sıranın başında İstanbul’dan İlhan Sefer var, onun en arkasında ben, sağındaki ise küs olduğum arkadaşım. Küs olduğum derken, hatırlamak istediğim için adını unuttum; hatırlayınca buraya gelip düzelteceğim.

İlhan, Beşparmak Dağları eteklerinde bir havacılık birliğine düşmüş; ona iki kez de ziyarete gittim.


29 ekim gösteri takımı manisa

29 Ekim Gösteri Takımı Manisa

Bölük Çavuşu ve Koğuşta İlk Günler

Teğmenin arkasında görünen bölük çavuşu, çok kalın sesiyle ilk bağırdığında “Koğuş kalk!” diyerek elinde palaska ile boş yataklara vuruyordu. Bizden 20 gün önce askerliğe başlayanlar bunu çok yaşamış; çil yavrusu gibi dağıldılar, kaçan kaçana.

Biz sivil takıldığımız için ne olduğunu tam anlamadık; bize hiç bilgi verilmedi. Ertesi gün o paniğe biz de dahil olmaya başladık.


Usta birliğinde ki acemi

Mağusa Limanı ve İkmal Bakım Takımı

Usta Birliğinde ki Acemi

Mağusa Limanı’na indikten sonra, seçile seçile alaya kadar elendim. Alay’da şoför olarak kaldım. Ama bana verecek araç yoktu; çünkü terhise gidenlerden boşalan araçlar dağıtılacaktı. Beni de İkmal Bakım Takımı’na dahil ettiler.

Tekniker olsaydım kademede kalırdım, ama sivil şoför yoktu ve bu durum benim için değerliydi. Keşke daha önce bunu belirtseymişim; ilk seçim yapılan yerde kalabilirmişim.


Mağusa direksiyoneğitimi yan bahçesi

Mağusa şoför eğitim alanı yanı

Direksiyon Eğitimi ve Küçük Kaçamaklar

Mağusa’daki direksiyon eğitim alanında, soldan gidiş sağdan geliş eğitimleri vardı.

Yan tarafında portakal bahçeleri. Bahçe sahipsiz gibi veya sahibi bıkmıştı askerlerden, ulaşmamız kolaydı. Portakalları mataralara sıkıp üstüne votka dolduruyor, ya da kantinden “promosyon viski” dediğimiz minik viskilerden alıp içiyorduk. Hiç içmek gibi niyetimiz olmasa da fiyatları cazipti.

Bu minik viskileri ve votkayı da kantinden alabiliyorduk. Sıkıntı olmuyordu, yeter ki taşkınlık yapmayalım.

biri bana zimmetli ganimet gezici kantin arabası

Biri Bana Zimmetli Ganimet Gezici Kantin Arabası

Araç ve Depo Sorumluluğu

Bu arabaları taburlara ve bölüklere kantin hizmeti vermeleri için kullanmışlar, ama bozulunca orada kalmış. Birini bana verdiler, ama hiç ellemedim, dokunmadım. Bir de içinde olan malzemeleri verdiler; bunları bir depoya koymuşlar ve “Bunlar sana emanet” dediler.


Benim küçük kantinim

BBenim Küçük Kantinim, beni görünmez yapmak için her şeyi yapıyorlar

Depo ve Gece Nöbetleri

Bu deponun arka tarafında alayın kantini var; her çeşit ürün bulunuyor, erotik oyun kağıtlarına kadar. Ben de gözlerden uzak olmak için burada oyalanıyorum. Her sabah iştima var, sonrasında spor ve ardından herkes görev bölgesine dağılıyor. Ben iştima sonrası gelip depoyu dağıtıyorum, akşama doğru da toparlıyorum. Ancak gece nöbetlerini bana kilitlemelerinden kaçamıyorum.


İkmal Bakım Takımı

İkmal Bakım Takımı


İkmal Bakım Takımı

İkmal bakım takım koğuşu


Askerde pipo ve siğaraya b

Karagah Takımına geçiş yaptım

Yeni Görev Alanım

İkmal bakım takımından ve gece nöbetlerinden kurtuldum! Ne ölü kamyon kaldı üzerimde ne de o küçük depo. Bölük komutanının şoförü terhis olunca, ben oraya geçmişim, haberim yoktu. Ancak çoktan yerim rezerve edilmişti.

Sabah içtimasın da durumu haber verdiler ve karargâh takımında kalacağımı söylediler. Yazıhaneye gittim, bölük yazıcısına sordum, onayladı. Bundan sonra koğuş ve takım arkadaşı olacaktık. Bana yardımcı oldu; bunu zorunluluktan mı yoksa gönüllü mü yaptığını bilmiyorum ama gerçekten destek verdi.

Önce ikmal bakım takımına gidip silah dahil tüm eşyalarımı aldım ve 100 metre ilerideki koğuşumuza da Koğuşçu dolabımı gösterdi ve böylece bir nevi yerleştim.

Henüz yapacak işim yoktu, ne yapacağımı bilmeden öğle yemeğinde garaj çavuşu yanıma geldi ve akşam “Kurmay yüzbaşıya gideceksin” dedi. Bu garaj çavuşunu tanımıyordum, son tertipmiş. Detayları sordum; garajdan hiç görev almamıştım, yolum da düşmemişti.

Bizim bölük komutanının evine gidecekmiş, Erdemliye, ama ben evi bilmiyordum. Sadece şunu biliyordum: Çok sert bir adamdı. Yavaş gidersen gaz pedalına ayağının üstüne sert basarmış, hızlı gidersen “Babanın arabası mı bu?” diye tokat atarmış. Tırsmıştım.

Akşam denilen saatte, alayın yakınında bulunan evine gittim. Eşiyle bindi; arkada oturmak için ufak bir yer vardı, kendisi önde oturdu.

Yollar dar, iki cip karşılıklı geçişlerde bankete inmek zorunda kalıyor, yan yana asfalt üzerinde durmak mümkün değildi. Evden çıktıktan sonra basit bir dönüş, ardından 150 metrelik düz bir yol ve biraz sert bir viraj vardı. İşte burası benim “sınav virajım” olacakmış, ama haberim yoktu.

Basit dönüşten sonra yüzbaşı hızlı git dedi; ben de hızlandım. “Hızlan, hızlan” dedi, zaten üç vitesli arabayla elimden geleni yaptım. Viraja gaz kesmeden girdim, çıktım.

Yüzbaşının söylediği rahat git.

Bundan sonra uzak ve engebeli yollar için bölük komutanından “Senin şoförü yollar mısın?” diye sorardı. Diğer arabalar biraz da bakımsızdı, sivil ehliyetli de hepsi kapılmıştı, boşta olan tek ben vardım.

Bir hizmet cipi vardı; onunla sınır devriyesi yaparmış, şoför anlatırdı. Yüzbaşının yanında çok güzel bir av köpeği vardı. Yüzbaşı, sivillerin giremediği güvenli bölgelerde ve BM Barış Günü gözetimi altında olan alanlarda keklik ve tavşan avlardı. Köpek her zaman onun yanındaydı; eli boş dönmek gibi bir seçeneği yoktu.


Bölük komutan şoförü

Bölük komutan şoförü

Takım Değişimi ve Yetkiler

Takım değişince her şey bir anda değişti. Yazlık giysiler geldi; ama bana özel değil, tüm askerlere dağıtıldı. Karargâh takımındaki arkadaşların hepsi çavuş olduğundan, hepsine bir görev yeri belirlenmişti.

Depo, garaj, kantinler ve yazıcılar bizim takımın kontrolündeydi. Taburlara gidecek ürünler de bizim yazıcıların elinden geçiyordu. Her şeye elimiz uzanabiliyordu; pantolonları terziye yaptırabiliyor, ayakkabıları elbiseleri depodan değiştirebiliyordum.


200 metre atışlarda atış sorumluları

Atışlar, Komutan ve 200 Metre Eziyeti

Nahit yüzbaşım daha sonra Tarabya Ordu Evi’nde bulunan AS-İZ karakoluna gelmişti; Binbaşı olmuştu. İki kere ziyaretine gittim. Sonrasında evlendim ve hayata tutunmaya çalışırken bağlantıyı kopardım.

Ethem astsubay benim eski takım komutanımdı; tüm kadro değişirken o da başka bir takıma komutan oldu. Bölük komutanımız atışlara çok önem verirdi. Atışlarda bir elinde tornavida, diğer elinde eğe; herkesin silahını kendine göre ayarlardı.

200 metre atışları bir zaman sonra bize eziyet olmaya başlamıştı. Aslında bana eziyet olmaya başlamıştı — “Ne karışıyorsun başkasının işine?” diyecekler olabilir. 200 metrede on tane atış yolu var ve her asker kendi hedefine üç atış yapıyor; atış bitince komutan ile beraber isabetlere bakmaya çıkıyoruz, ekip olarak.

Komutan isabetlere bakıyor: “1. yol — 3 çıt sağa, 2 çıt aşağıya.” Bütün olay bu. Tekrar atış yerine dönüyoruz; yazıcıya soruyoruz bu yol nedir diye, yazıcı da tık yok. Dayanamayıp fikir beyan ettim. Bir sonraki atışları kontrol etmeye gittiğimizde komutan, “Erdoğan, sen bildiğin gibi yaz bakalım, kolay mı?” deyip defteri elime tutuşturdu. Ben de önce isim, sonra yol, sonra da komutanın dediği ayarları yazdım. Tekrar atış yerine döndük. Her silahı getireni ben tarif ettim; yüzbaşı bildiği gibi ayarladı — bu görev bana yapıştı.

200 m Atış görevi
200 m Atış görevi

Her atış sonrası 200 metreye gidiyoruz, isabetleri kontrol edip ayarları yapıyoruz. (Yapıyoruz derken ekibin parçası olmuştum — bensiz yapamıyorlardı(!)). Bu, silahı olan tüm askerler için geçerliydi. Allah’tan büyük bir birlik değiliz; az kişiyiz ve komutan her seferinde, “Ekip, hadi hazırlanın, şimdi sıra sizde,” deyip beşer mermi veriyordu. Öylesine atsak bile gidip kontrol ediyordu.

Başarısız olanlara en ağır küfrü ederdi; “Eşek *iken” derken kullandığı kelime en küfürbaz olanıydı.

Her yeni gelen askere önce 25 metre atışları, sonra da 200 metre atışları gösterilirdi. Bununla beraber silahçı ekibi, posta ve şoförü de yanında olurdu. Komutan atışları seviyordu ve karşılığında da yarışmalarda bölük olarak derece aldık.


Meyhane olarak kullandığımız takım deposu

Meyhane Olarak Kullandığımız Takım Deposu

Bu fotoğraf ilk geldiğim günlerden başka bir depo

Depoda Bulunan Şişe ve Küçük İtiraflar

Koğuşumuza ait küçük bir depomuz vardı. (Genelde tüm koğuşlarda var) Eskiden ne amaçla kullanıldığını bilme şansım yok, ama şimdi personelin sırt çantaları, miğferler ve sivil kıyafetlerinin depolandığı yerdi. İçeride malzemelerin konulduğu raflar ve yaklaşık 80×80 cm boyutunda bir masa vardı.

Biz arkadaşlarla burayı önce içki içmek için kullandık, sonra sabah kahvaltısı yapmak için de kullanmaya başladık.

İşi bilen bir arkadaşımız, künyeden su ısıtıcısı yaptı; yumurta haşlamak için de başarılı bir çözüm bulduk. Uzun süre kullanılmadı, aşağıda nedenini anlatacağım.

Bir gün bizim takım komutanı, depoyu düzenlemek için koğuş görevlisi ile depoya girdi. “Şu yerdeki sırt çantalarını kaldır,” dedi. İki çanta sonra aşağıya bir viski şişesi düştü. “Bu kimin?” diye sordu; koğuşçu “Bilmiyorum, komutanım,” dedi. “Eskiden kalmış olabilir,” diye ekledi ama komutan, “Hadi lan, hâlâ dibinde var bunun,” diyerek tepki gösterdi. “Bunu kim içtiyse beni bulsun,” dedi.

İçenler: iki tane alay komutanı şoförü ve bir de ben. Koğuşçu bahsetti; ben de alay komutanı şoförlerinin yanına gidip olanları anlattım. Niyetim, gidip söylemek ve başkalarını sıkıştırmamaktı.

Diğer ikisi gidip takım komutanına, “İkimiz içtik, özür dileriz,” dediler. Komutan ise, “Özür dilemeyin, afiyet olsun; ama haber verin—nöbetçi amir yakalarsa sizi yakar. En azından ben izin verdiğimi söylerim, başınız yanmaz,” demiş.


Garaj Çavuşu Zafer, depo Çavuşu Muammer

Garaj Çavuşu Zafer, depo Çavuşu Muammer

Er Gazinosu ve Garaj Günlerim

Benim tüm gün takıldığım yer er gazinosu ve genel olarak da garaj. Her tarafa koşturan garaj çavuşu olduğu için, onun yokluğunda ben idare ediyorum; tabi öyle bir görevim yok ve istemiyorum da. Muammer de bizim bölüğün depocusu; depo ile çok işim olmuyor, genel ihtiyaçlarımı S4 yazıcılarından temin ediyorum, bizim depodan da bana göre olanlarla değiştiriyorum.

Ömer kendini tümenle bir şekilde attı; bizim alayda fazla göze batmaya başlamıştı. O gidince Zafer’i de aldırdı. Tümen “Bu ne, kimse garajda adam kalmıyor,” diyemez. Ama ben tek kaldım.

İş emri geliyor, telefona bakıp ben çıkıyorum; bizim Zafer’in hiç yapmadığı ve korkudan yapamayacağı şeyi ben yapmaya başladım. Askeriyede şoförlük öğrenen sürücüleri göreve yollamaya başladım.

Yol izni olan Form 110’u doldurup bölük komutanına imzalatıyorum, araç isteyeni de araç komutanı yapıp yolluyorum. Beni bağlayacak hiçbir şey yok, ama tüm arkadaşlar artık dışarıda araba kullanmaya başladılar.

Garaj çavuşu Zafer, tümenle elenmiş 20 gün sonra geri geldi. Göreve giden sürücüleri görünce bir daha garajdan bile çıkmadı; “Ben birilerini gönderirim,” diye düşündü.

İş emri gelir, sorarım kime, nereye diye; ona göre araba yola çıkar. Zafer kötü bir şey olmasın diye her tarafa beni yollamak ister ama ben gitmem, o da gönderemez. Mağusa, Lefkoşe, Girne ve Güzelyurt olursa direk ben giderim. Bölük komutanıma sorarım; benimle işi yoksa görevi söylerim: “Tamam, sen git.” Zafer gidip sorarsa, “Bölükte şoför mü yok?” der.

Alayımızda kurmay yüzbaşı da vardı. Kıbrıs’ta gitmediği bir güney tarafı yok; barış gücünün içlerine bile beraber gittik—tabi arabayı kullanan ben olarak  toplantıya katılmak için değil.

Muammer Kayserili arkadaşımdı, hali ve tarzı çok iyiydi; zayıf ama güçlü bir arkadaştı. Depoda ne olduysa astsubay bunu bir dövdü; fena dövdü. Muammer’in üstü başı paramparça oldu. Bir şey diyemiyoruz, araya da giremiyoruz. Muammer’e hiç sormadım ne olduğunu; onun anlatmasını bekledim ama anlatmadı.

Fotoğrafta o kara tavada her akşam melemem yatar, karavanaya gitmezdik. Akşam olunca Kızılderili kampı gibi her tarafta ateşler yakılır, herkes kendine yemekler yapardı.


Ömer tümerkom şoförü olduktan sonra

Ömer Tümer Komutan Şoförü Olduktan Sonra

Ömer ve Garaj Maceraları

Ömer İstanbullu, benim toprağım; benden sonra geldi, bir alt tertip. Sivil ehliyetli, güzel şoför ama içinde fırlamalık en üst seviyede. Bunu çok kolay bir şekilde belli ediyor—yürümesinde, konuşmasında, araba sürüşünde bile fark ettiriyor ve bu da göze batıyor.

Alay içinde benimle yürüyor. Bunu gören subay, “Neden eğitimde değilsin?” diyerek onu eğitime yolluyor; işte görev “kem küm” diyor, “gelip çağırırlar” diye.

Bir hafta sonu, hiç yapılmayan bir şey yaptılar: bütün bölüğü garaja toplayıp bakım kontrolü yapacaklardı. Ömer “Gel kaçalım” dedi; iyi, dedim, onun arabasına bindiğim gibi çıktık garajdan. Diğer askerler ve subaylar da oradaydı ama kimse ne olduğunu anlamadı, “arızası var, deneme için yola çıktı” sanmışlar. Mantıksız ama çıktık.

İleride alay komutanı önümüzü kesti ve indik aşıya. Alay komutanı beni tanıyor; çok meydandayım sonuçta. “Kimin arabası bu?” diye sordu. Ömer tekmil verdi: “Benim komutanım” dedi.

“Nereye gidiyorsunuz?”

“Garaja, komutanım.”

“Neden şimdi, ne oldu?”

“Bakımda marş basmadı, komutanım; takviye için akü odasına götürüyoruz.”

“Alıp kucağınıza neden götürmüyorsunuz?” dedi ve döndü gitti.

Bölük komutanımızı çağırtmış ve “Senin şoförün aküyü araba ile kademeye götürüyor,” demiş ama fena fırça atmış. Bölük komutanı beni çağırtmış postası ile. Gittim, “Senin ne işin vardı arabada kademede?” diye çıkışacakken, “Ben değilim komutanım, Ömer’in araba, onun aküsü,” deyince Ömer’i istedi. Ömer’e sağlam bir fırça kaydı ve doğru berbere gönderdi, saçlarına takılıydı zaten.

Ömer, alaydan kurtulmak için bir şekilde tümenle iletişim kurdu ve komutan şoförü oldu.

Ömer bazen görevli olmasa da komutan arabası ile bizim alaya gelir, bizi ziyaret ederdi. Bir keresinde yüzbaşı yine bozuk attı: “Buna ne işin var burada yürü git,” diye de kovdu.

Ömer çok güzel bir şekilde kalkış yaptı, çakılları savurarak. Yüzbaşı arkasından söyleniyordu: “Piç, piç,” işte.


Mum Dibini Aydınlatmaz


Tabur ve Bot Kontrolü

Tabura gittik. Götürdüğüm subayı hatırlamıyorum ama büyük ihtimal mutemet subayıydı. Binanın gölgesinde oturuyorum; ayakta iki tane asteğmen var. Biri sordu:

“Senin botlarında fermuar mı var?”

“Evet,” dedim.

“Dikişli mi?”

“Hayır, değil.”

“Nasıl oluyor bu? Albay geldi, buralarda hepimizin botlarını kontrol etti ve diktirdi. Senin özelliğin ne?” dedi.

Benim depoda 5 çift daha bot vardı, numara sıkıntım yok; depodan değiştiriyordum ama vereceğim arkadaşlara göre hepsi 43 numara. Bir çiftini de ben giyiniyorum, yine fermuarsız olarak.

“Alay komutanı tüm botları diktirdiğine o kadar emin ki, yanındaki böyle botları dikilmiş sanıyor,” dedim.

“Boşuna dememişler, mum dibini aydınlatmazmış,” dedi. Haklıydım; kaç kere karşı karşıya geldik, bakmadı ilgilenmedi. Ama fark etseydi, tahmin edemiyorum.

Devamını Oku

Sayfaya Dön

Yorum bırakın

Scroll to Top