20 Aylık askerlik

Bizim Koğuşun Arkası Pentlanton sahası İkmal bakımında olduğumda

Bizim Koğuşun Arkası Pentlanton sahası değişimin gücü
Tatbikat, Gazino ve Maç Gecesi
Buradan yaklaşık 1.500 metre ilerisinde bizim bölüğün tatbikat alanı var. Alay tatbikata başladı: büyük genel maksat çadırları kuruldu, er çadırları kuruldu; herkes burada. Silahlı olanlar istikam, keşif takımları kuruldu — teyakkuz halindeyiz.
Komutanlar önce tatlılar, tavlalar derken akşam oldu ve milli maç var. Bölük komutanımız değişti ama hiç aracı kullanmıyor; önceki de kullanmazdı ama atışlara gittiğimizde arabayla giderdi — altı üstü 700 metreydi ama kaza falan olursa diye araba yanında olsun istiyordu.
Bölük komutanı: “Erdoğan, bizim gazinoda TV var mı?”
“Var, komutanım,” dedim. Maç olduğunu ben bilmiyordum. “Hadi, gidip maç izleyelim,” dedi. Bindi arabaya; zaten 1.500 metre yok, alayın ortasındaki er gazinosuna geldik.
Yan tarafı zaten yüzbaşının ofisi; kapıda nöbetçi var ama yavaş yavaş uzaklaştı. Kapıya yükleniyorum; kapı açılmıyor, içeriden ses gelmiyor. Nöbetçiye soruyorum, “Açık,” diyor; ama kapı hâlâ açılmıyor.
Yüzbaşı arabadan indi ve kapıya yüklendi; kapı açıldı, ışıklar da yandı.
İçerisi ağzına kadar asker dolu — tatbikat alanında bu kadar asker yoktur. Millet nasıl kaçıyor, nasıl saklanıyor; “çil yavrusu” derler ya, işte onlar gibi.
İçeri girdik. Yüzbaşı en önde, TV’nin hemen önüne oturdu; ama hâlâ kapı önünde hareketler var. Ben ve postadaki arkadaşım arkada, çok uzak bir yerde oturduk; oradan izledik.
Yüzbaşı döndü ve “Ya çocuklara çok ayıp olmadı mı? Milli maç zaten — çavuş, şu çocukları topla, maçı izlesinler.” Çocuklar daha gelir mi? Altı kişi ile maçı izledik.

Gece Eğitimi Olduğu Gecelerden Biri
Gece Eğitimleri ve Nöbetçi Amiri
Karargâh Servis Bölüğü’nde gece eğitimleri yapılmaya başlandı. Önce kazan yoklaması (karavana kazanından kaç kişiye istihkak çıkıyorsa hepsi) — kesin bilgi değil ama 120 kişi civarı olabilir. Bu sayıdan katılım 80–90 kişiyi zor bulur; çünkü nöbetçisi, görevlisi, yazıcısı, koğuşçusu… herkesin bir işi var. Ama o gece herkesin daha çok işi oluyor.
Benim de o akşamlar nöbetçi amirine görevli araç oluyorum; diğer günler yok tabi. Bu görevin bağlı olduğu binaya yakın bir köy sınırımız var; köyde Sunay diye bir dükkân var. Dükkân hem kahve, bakkal, manav, tekel bayi, porno film izleme platformu — şimdiki büyük marketlerin çok daha kapsamlısı — ama bir yaşlı adam çalıştırıyor ve haliyle bakımsız. Taksi durağı olarak da ihtiyacınıza göre rezerve yapmalısınız.
O gecelerden birinde takım çavuşu bana, “Erdoğan, bu akşam sana nöbet yazalım; arkadaşlar 5 km tam teçhizatlı yürüyüş yaptı, ayıp olmasın,” dedi. “İyi, hangi saat uygunsa yaz,” dedim. Tabii Sunay’a gitmişim, 2–3 bira içmişim; kalkar, nöbet tutarım.
Benden önceki nöbetçi beni çağırmış ama ben derin uykuya girmişim ve çıkamamışım; arkadaşa “Tamam, sen yat,” deyip uykuya devam etmişim çünkü uyku arasında fark etmedim.
Sabah, herkes koğuşu terk ederken koğuşçu içeride silah eksildiğini söyledi. Tabii ben kalkmadığım için benden sonrası da kalmadı; hangi nöbette olduğu fark etmeksizin suç benim oldu.
İçtima ya çıktım. İçtima sonrası takım komutanıma revire gitmek için Kâğıt uzattım ve imzaladı. Peşinden, “Komutanım, akşam nöbetçi amiri görevindeydim ve üstüne gece koğuş görevim de vardı ama gece çok rahatsızdım ve nöbette uyumuşum; Ethem astsubay da beni bu şekilde yakalayıp uyandırmadan sizin silahınızı almış,” dedim. “Tamam, ben hallederim,” dedi. Şimdi yüzbaşıya gidip revir kağıdını ona imzalatmam gerekiyordu; yüzbaşı sorunsuz imzaladı. Ona hiçbir şey anlatmadım; ortamı düzeltmişim, karıştırmanın gereği yok.
Revire gittim; Dr. Ast teğmene Kâğıdı verdim. Bana iğne yapılması lazımmış. İğneden korkan biri değilim ama şırınganın içindeki sıvının vücuduma yayılmasını hissediyorum. Revirden çıktım; bana 3 gün terlik izni verdi. Koğuşa topallayarak yürüyorum. İzin almak gibi bir niyetim yok çünkü kısıtlıyor beni.

Terlik İzni
Gece Nöbeti ve Sunay Bakkal
Gece Nöbeti ve Sunay Bakkal
Gece nöbeti ile ilgili başka bir hikâyemi anlatayım.
Yine bir gece nöbeti ve yine Sunay Bakkal.
Mağusa’da direksiyon eğitimi yaptığımız alanın karşısında 60 yataklı hastane olduğunu görmüştüm; kısmet buraya gitmekmiş. Gece uyurken nöbetçi beni uyandırdı:
— “Erdoğan, kalk, hasta varmış.”
— “Bana ne, ben doktor muyum?”
— “Kalk lan, hastaneye gideceksin.”
Kendime gelmiştim ama maymun gibiydim.
Araba ile revirin kapısına gittim; taburdan gelen bir ast teğmen ve bir asker de vardı. Arabaya bindiler, ellerinde sevk Kâğıdı Mağusa 60 yataklı hastane. Biz gidiyoruz ama!
Ast teğmen, ben uyumayayım diye sorular soruyor, her şeyi soruyor, konu yaratıyor resmen.
Hastaneye ulaştık; üçümüz de muayene yerindeyiz. Ast teğmen bu sefer kapıda nöbet tutan askere sorular sormaya başlamış. Ben görmüyorum, içerideyim.
— “İstanbullu, gelsene.”
— “Buyurun, komutanım.”
— “Bak bakalım, tanışacak mısınız?”
Ben baktım:
— “Tanıyamadım,”
Nöbetçi askere sordu, o da aynı şeyi söyledi; ama bu sefer:
— “Kepini çıkarsana.”
— “Aaaa, Erdoğan!”
Mahalle’den arkadaşım Aytekin Durak, benden sonra asker olmuş ve buraya düşmüş.
Hiç olmadık yerde, olmadık şekilde karşılaşmak; bu olsa gerek.

Önceki Bölük komutanım Nahit BAŞ, eski takım komutanım beni uykuda yakalayan Ethem Ast subay Arkadaşım Zafer garaj çavuşu.
Arkadaş Ziyaretleri
İstanbul’da aynı mahallede olan bir arkadaşım, Kemal Dede, benden iki tertip sonra Güzelyurt tarafına dağıtım olmuş; adresini yolladılar. Bir çarşı iznimde onu görmeye gittim; bir günü yiyor zaten. Sabah otobüsü belli, akşam dönüşü belli, başka ulaşım yok.
Gittiğim birlik çok büyük; girişinden belli. İçeriden gelen komut sesleri ve marş sesleri bizim birliğimizde olmayan sesler.
İçeri girdim ve nizamiyede ilk fırçayı yedim; “Erim, ya hemen nereden, neden geldin?” oldu; sanki hiç ziyaretçi gelmezmiş gibi. Anlattım, bir arkadaşım olduğunu ve İstanbul’dan mektup getirdiğini, isim verdim. Allah’tan arkadaşım da eğitimdeymiş; çağırdılar, beni de içeri aldılar; ama gerçekten sıkıntılı olduğu belli.
Arkadaşım bulunduğum yere gelirken fark ettim, ayakkabılarının altları topuğa kadar ayrılmış; önce “Bu neden uygun adım yürüyor?” diye düşünecektim. Baktım, adım atarken botun altı ayrılmasın diye öyle yürüyormuş.
Anlattıkları: “Tüm gün eğitim yapıyoruz ve bizi takımlara bırakıyorlar; altışar saat çukurlarda nöbet tutuyoruz,” gibi askerliğin içinde olan yaşadıklarını anlattı.
Elden bir şey gelmiyor; dinledim, vedalaştık.

Bölükte Bayramlaşma
Havacılık birliği ziyaretim
Acemi birliğinde arkadaşım olan İlhan Sefer, Beşparmak Dağları civarında havacılık birliğinde. Ona iki kez ziyarete gittim; aynı birlikten başka arkadaşlar da var ama samimi değildim; görüşüp konuşuyoruz.
Bu birlik bizim birlikten bile rahat görünüyordu; yemeklerini yedim, bizimkilerden daha çeşitliydi. Birlikte üst rütbeli sıkıntısı da belli olmuyordu; sanki Bahriyelilere yakınmış gibi.
Alaya geldiğimizde ilk görüştüğümüz teğmenin dediğini yapsaydım Destek Bölüğüne düşecektim; aynı alayda olmama rağmen bunları yazamazdım.
Kurmay yüzbaşı sayesinde Kıbrıs’ta gitmediğim yer yok gibiydi; askeri bölgeler, tabi sivillerin giremediği yerler.
Sınır takımları, tatbikat alanları, ağır atış yapılacak bölgeler, toplantı yapılacak tümenlere bağlı diğer birlikler; hepsini gezip görmüştüm.
Şimdi ne isimleri kaldı aklımda ne de detayları.
Maraş’a girdim
Maraş’a da girdim ama kurmay sayesinde değil; Hino marka kapalı kasa kamyondan bozma yolcu otobüsü ile gittim. Araba benim değildi; Erdemli den subay eşlerini Maraş’taki Orduevi’ndeki etkinliğe götürmem için Ethem takım komutanım bu sefer araç komutanı olarak yanımdaydı.
Biz önde, arka tarafta yolcularımız ama bizimle bağlantıları yok; ben ağır vasıta çok kullanmadım ama askeri kamyonları arkadaki römorkları ile garajda ben park ediyorum; yoksa demirlere vurarak garajı yıkacaklar.
Maraş’tan çıktık; Mağusa merkezde çok kuvvetli olmamakla birlikte fren yapmak zorunda kaldım. Kıbrıs’ın yolları soldan gidiş, sağdan geliş.
Önümüzde askeri konvoy vardı; çok yavaş gitmiyorlar ama geçmek sıkıntı, gelişi görmek gibi imkânım yok; geçemiyorum ama ben daha da yavaşladım, öndeki araba ile mesafeyi açtım.
Araç komutanı olan Ethem astsubay, “Ne oldu, arızamı var?” diye bana sordu. “Yok komutanım, öndeki arabanın üstündekiler sıkıntılı; her an düşebilir,” dedim. Ranza veya yatak gibi metal taşıyor ve çok sürmedi düşürdü. Ethem komutan takdir etti; ama ertesi gün bölük komutanı Nahit Baş beni çağırtmış, gittim.
“Sen ne biçim araç kullanmışsın, kadınlar korkmuş,” diye azarladı. “Komutanım, araç komutanı Ethem başçavuşumdu,” dedim.
Tekrar çağırdı, özür dilemedi ama “Aferin” dedi.