İstabula Göç

çocuk

1960’ların İstanbul’unda Göç Başlıyor

Şehirdeki tüm hareket bu bölgede yoğunlaşmıştı.

Balık hali Kumkapı’daydı, meyve-sebze hali Eminönü’nde, Avrupa’dan gelen yükler Sirkeci Garı’na inermiş. Türkiye’nin ticaret kalbi burada atardı. Hatta hâlâ öyle.

Ekonomiyi hâlâ Kapalıçarşı’nın ayaklı borsası yönlendiriyor. Her ne kadar son on yıldır Kuyumcu kent faaliyette olsa da bu borsa yerinden kımıldamadı.

Hatta Merkez Bankası bile bazı dönemlerde kararlarını bu borsaya göre alır. (Tahtakale’yle karıştırılır ama değildir.)

Göç klasik şekilde başlardı: Önce erkek gelirdi. “Ne iş olsa yaparım” derdi ama en kolay iş de kolay değildi.

Vasıfsız olanlar için ilk durak hamallıktı. O işin bile bir şefi vardı. Semer takmadan sırtına yük bile alamazdın.

Babamın işleri bekledikleri gibi gitmeyince önce makinaları satmaya başlamışlar, sonrada daha ufak bir yere taşınmak için mercandan çıkmışlar.

Kalan iki makineyi Vefa’ya taşıyıp. Burada fay kutusu kapağı ve araba reflektörü (“kedi gözü”) üretimi yaptı ama yeterli gelir elde edemedi.

Bu dönemde ben yaklaşık iki yaşındaydım. Annem geleli beş sene olmuş hep yokluk içinde yaşıyor ve üç çocuk büyütmeye çalışıyor üstelik ikisi okuyor. Ben aileme yük olmamak için okumuyorum (!)

Yokluk, Emek ve Bir Kadının Direnişi

Annem evde yapmak üzere, Beyazıt ve Bakırcılar çevresinden terzilik işleri aldı. Kuruş hesabına, parça başı 5–10 kuruş ücretle iş yaptı. Daha seri çalışmak için yine amcama gidip ricada bulunuyor çünkü amcamın sözü varmış anneme bir sıkıntın olursa ben yardımcı olacağım diye.

Amcam dikiş makinesi alarak Mercan tarafında atölye açtı ve “Kendimize dikelim, başkasına çalışmayalım” fikrini destekledi.

Annemin evde el işi ile kazandığı para ile terzi atölyesi aynı mantıkla başlamıyor. Büyük düşünüyorlar kesimci gibi diğer ustalar ile çalışmaya başlıyorlar.

Ancak peşin para ile yanlış malzeme alımları ve satılan mallardan ödeme alamama sorunları işleri zorlaştırıyor ve eski film tekrar sahneleniyor.

İşler kötüye gidince makinelerin bazıları satıldı, bir tanesi eve kaldı. Bir tanesini amcam aldı ve yine mali yardımlarda bulunuyor.

Kayıp, Umut ve Aile İmtihanı

Babam konser organizasyonları için turneye çıkıyor ancak geri dönmüyor.

Aile endişelendi. Annem telaş içinde amcam birçok yere başvuruyor cevap alamıyor, bir zaman sonra postaneden tebligat alınması gereken paketleri bildiriyor. Bu yaşanan paniği büyütmekten başka bir işe yaramıyor.

Amcam aklından geçen birçok olumsuz düşünceyle Sirkeci deki büyük postaneye gidiyor, gelen paketleri açınca bu sefer panik yerini kızgınlığa bırakıyor. Paketten yalnızca afişler çıkıyor, birini alıp diğerlerini çöpe atıyor anneme de bunlar gelmiş diye bilgi veriyor.

Bu sırada Safiye yeniden ortaya çıkıyor, babama ulaşmak için belki bilgisi vardır diye ona ulaşıyorlar, kesin bilgisi olmamakla beraber turneden bahsediyor. Mahalle komşuları annemi güvenlik konusunda uyarıyorlar: “Evde keser, bıçak ve taş bulundur, gece kapını çalan olursa müdahale et”.

Evde üç çocuklu bir kadın var, yokluk var bu iki çocuk sık sık ellerinde malzeme taşıyorlar Beyazıt tan mercandan, büyük biraderim berber çıraklığı da yapmaya başlamış simit satmış. “Manipülasyon yapmıyorum”

“21 Ekim 2013 Tarihinde Rahmetli olmuş babamın ne kadar kötü göründüğünün de farkındayım”

Bir gece yağmurda babam kapıya gelmiş; yağmurdan sırılsıklam olmuş, cebinde sadece 75 kuruş para ile. Tartışmalar yaşanmış, amca durumu öğrenince sinirlenmiş.

Babam bu turne işinde ekip arkadaşları tarafından kazıklanıp darp ediliyor, beş parasız kalıyor ve bir süre hastanede kalıyor. Detaylar babam ile beraber gitti bilmiyoruz.

Bu dönemde eve hırsız girmiş ve iki halı çalınmış.

“Ben varım ama üç yaşlarındayım o yüzden yazılarım edilgen olarak yazılıyor farkındayım bazen olayların içinde gibi oluyorum bu da hikâyenin özü zaten ikiben”

 

Amcam tekrar devreye giriyor ve babamın daha önce elinden çıkardığı plastik dükkânın tekrar alıp babama destek oluyor. Babam daha önceki işlerinde olduğu gibi bu seferde Halil adında biri ile ortaklık yapıyor. Dükkânı Vefadan Kuledibine taşıyorlar ve makine takviyesi yapılıyor.

Babamın ortağı Halil ile onun hemşerisi, sahte para kullanmaktan dolayı polis takibine takılmışlardı.

Halil’in işyeri, tabii ki babamla ortak oldukları dükkandı. O akşam babam, mesai bitiminden sonra dükkânda çalışırken, hemşeri ile Halil elindeki paralarla içeri girerler.

Paraları paylaşacaklarını söylediler; ancak babamla yüksek sesle tartışmaya başlarlar. Önce Babam, bu tartışmaya dayanamayarak, “Gidin, ne bok yiyecekseniz dışarıda yiyin!” diye bağırır.

Bu sırada bekleyen polisler, babamın masumiyetine tanıklık ettiler.

Kısa bir süre sonra dükkâna baskın yapılır ve babamda Halil ile hemşerisiyle birlikte karakola götürülür. Babam, ertesi gün serbest bırakılır mahkeme veya nezaretten.

3 kardeşler
sünnet

Çeliktepe ve Kuledibi Günleri

Yeni adresimiz Çeliktepe oldu.

Çocuklar artık ilkokul 4. ve 5. sınıfa gidiyordu. Babam Kuledibinde ki işyerine gidip gelirken, Safiye ile ilişkilerini sürdürüyordu.

Kuledibinde ki dükkândaki kazanç ve işler, babamdan başkası tarafından bilinmiyordu. Çeliktepeye akrabalarımız önceden yerleşmeye başlamışlardı ve biz onlara yakın bir ev tuttuk.

Ben artık dört yaşımdayken, neredeyse çevremde olan biteni fark edebilecek kadar büyümüştüm.

Süleymaniye’den Çeliktepeye taşındığımız sırada bir erkek kardeşim daha dünyaya geldi (1966 doğumlu).

Yeni evimizde çok uzun süre kalmadık.

Yaklaşık 500 metre uzaklıkta başka bir eve taşındık; bu bizim kiracı olarak son evimiz oldu.

Bu sırada annem yine hamileydi ve 1969 yılında bir kız kardeşimiz doğdu.

Sekizinci kez hamile kalan annem, her taşınmada neredeyse bir kişinin büyümesi kadar uğraş vermek zorunda kalıyordu.

4. Levent Sanayi Mahallesi: Gecekondudan Eve Dönüş

Yıl 1970 – İstanbul, 4. Levent Sanayi Mahallesi: Gecekonduyla Hayata Yeniden Başlamak

Yer: İstanbul, 4. Levent Sanayi Mahallesi. O zamanlar bu bölge, Şişli Belediyesi’ne bağlıydı. “4. Levent” vurgusu önemli; çünkü o dönemde bu semt, kimse tarafından bilinmiyor, tanınmıyordu.

Yeni kurulmuş, adeta İstanbul’un çeperine tutunmuş bir gecekondu mahallesiydi.

Birileri bir yerde “kahramanlık” yapmış, devlete ait hazine arazilerini gücünü yettiğince çevirmiş, ardından da ihtiyaç olanlara satmaya başlamıştı.

Adı üstünde gecekondu: Gündüz bomboş bir arazi, ertesi sabah bacası tüten bir ev haline gelirdi.

Sobası bile hazırdı. Annemin cesareti ve İstanbul’da geçen sıkıntılı dokuz yılın ardından, hikâyemizin geçeceği son mahallemizde nihayet ev sahibi olacağız.

Belki tapusu yoktu, belki duvarları sıvasız, kalitesizdi. Ama içi sıcacık olacaktı. O evi sıfırlamanın maliyeti, aslında bir aileyi de yeniden inşa etmek demekti: Annemin sabrıyla, babamın sözüyle, kardeşlerimle omuz omuza…

Tahta kapısından içeri girdiğimizde, sanki daha aşağı düşmüşüz gibi hissettiğimiz kendimizi…

Ama sonunda, o evin içinde umutla hayata bakmayı öğreneceğiz.

4 erkek kardeş

Yaşayarak Değil, Yazarak Öğrenmek

Bu hikâyenin asıl kahramanı annem

Hep anlatırdı… ama ben muhtemelen hiç duymamışım. Ya da duysam da anlayamamışım.

Annem, 14 yaşında evlenmiş

Gelin gittiği evde kayınpeder, kaynana, evin büyük oğlu ve eşiyle birlikte kalabalık bir aile yaşamış.

Kaç çocukları vardı o zaman bilmiyorum — sormamışım. Sordum bir kız çocukları varmış.

Babam ve ondan küçük iki erkek kardeşi daha varmış.

En küçükleri halam mıydı, o kısmı da hatırlamıyorum ama ileride güncellerim. Sordum halam da varmış küçük bir çocuk olarak

14 yaşında, okumamış bir çocuk düşünün.

Yeni gelin olarak 8-10 kişiye hizmet edecek, azarlanacak, dışlanacak…

Annem bunları anlatırken “çok erken yaşta evlendirdiler” derdi ama o erkenin kaç yaş olduğunu söylemezdi.

Ben duyunca tepki gösterirdim ama o hep “o zamanın koşulları öyleydi” der geçerdi.

Şimdi düşünüyorum da artık o tepkinin bir anlamı da kalmadı.

Okuma yazma bilmeden, tırnaklarıyla İstanbul’da hayata tutunmuş.

1970’te beş çocuğa bakarken Şirintepe’de bir arsa alıp üzerine gecekondu kondurmuş.

Evlendikten sonra o kalabalık evde yaşadıklarını da anlatırdı ama…

O kısmına hâlâ giremiyorum

Çünkü o anılar güzel değildi. Bir de anneme ait anılar, onun özeli.

1980’den sonra artık biraz rahattı.

Yıl 2025.

Bu 45 yılda çocuklarını evlendirdi, torunları oldu, torunlarının çocukları oldu çevresi değişti.

Köy hayatı kalmadı ama o, sanki hiç mutlu bir günü olmamış gibi hep geçmişteki acılarını (Anılarını değil) anlatır.

Bu anıların sonunda, belki 2025’in sonunda ya da daha sonraki yıllarda, daha derin yazılarım olacak.

Çünkü bazı hikâyeler zamanla olgunlaşıyor.

Şimdi düşünüyorum:

Köşkte, yalıda, geniş dairelerde doğan insanlar…

Acaba iki-üç nesil öncesinin yaşadıklarını gerçekten anlatabilirler mi? Sizin de vardır kendi hikayeniz!

Devamını Oku

Yorum bırakın

Scroll to Top