Emanet Motor, 6 Ay 5000 km
Bir Motor, Bir Yol, Bir Hikâye
Arkadaşım hiç beklemediğim bir anda motoru getirip bana bıraktı. Aslında sürpriz onun için değil, benim içindi.
“Al, kullan. Bakımlarını yaparsın, evraklarda eksik varsa tamamlarsın, parasını ben öderim,” dedi. Anahtarıyla birlikte motoru da bırakıp gitti.
“Çantalar dükkânda, lazım olursa alırsın,” diye de ekledi.
Mutlu oldum ama bir yandan da emanet eşya sevmem. Önceleri fark etmezdi, tüm eşyalarımı emanet verirdim.
Bir gün biraderim bir kelime söyledi, o günden beri elimi bile sürmem. Derler ya: “Emanetin canı kıçındadır.”
Ben bu motoru teslim aldım. Kendi motorumu da arkadaşıma verdim. Artık bu emanet motor, Yamaha XUS1300 ile geziyorum. Kendi motoruma nasıl özen gösteriyorsam, buna da aynı hatta daha dikkatli davranıyorum.

İlk işim bakımını yaptırmak oldu. Paradan kaçmadım, evraklarını da hallettim.
Ama Ali bu motoru ne zaman alacak, bilmiyorum.
Ali kuyumcu. Hafta içi Anadolu’ya çantayla altın götürüp satış yapıyor, İstanbul’a ise sadece cumartesi günleri geliyor.
Motor, Çemberlitaş meydanında, herkesin gözü önünde duruyor. Ali her geldiğinde görebiliyor zaten. Merak edilecek bir durum yok.

İstese dükkândan çocuğu gönderip kontrol ettirir ama öyle bir şey yapmaz.
Bir şey verdiyse, onun nazarında artık o eşya “verdiği kişinindir.” Sorumluluk da bendeydi zaten.
Ali dükkâna gelince de motor dışında konuşuyoruz. Harcamalardan bahsetmiyorum ama mesela lastik bile takacağım, uygun lastik bulamıyorum.
Derken zaman geçti… Haftalar değil, mevsimler.
İstanbul hep yağmurlu. Ali her geldiğinde motorun hep parkta olduğunu görüyor. Demek ki içinden, “Bu hiç gezemedi,” diye geçiriyor.
Bir gün, “Bir uzun yola çık da motoru senden sonra alayım,” dedi.
Zaten bir planım vardı. Rotayı anlattım.
“Dönüşte teslim ederim,” dedim. O da “Tamam,” dedi.
Planım: Marmaris Motosiklet Festivali ve dönüşte Eskişehir EMOK Festivali.
Aralarda sağda solda takılırım ama ana hedef Fethiye. Emir arkadaşım orada, birlikte gezmeyi planlıyoruz.
Her zaman yaptığım gibi, Yenikapı’dan feribotla Mudanya’ya geçeceğim. Oradan sonrası zaten yakın.
Yoksa İstanbul’dan çıkmak ayrı bir yorgunluk oluyor.
Bu arada tiyatrocu arkadaşım Kaam Erkan sosyal medyadaki paylaşımımı görmüş.
“Kuşadası’ndayım, uğra,” dedi.
Rotam böylece şu hale geldi:
Kuşadası → Fethiye → Marmaris Motosiklet Festivali → Knidos Antik Kenti → tekrar Fethiye → Eskişehir EMOK Festivali → İstanbul.
Ali’den yan çantaları aldım. Eşyaları evde yükledim, yetti. Üstüne bir poşet de bağladım. Deri arka çantam büyük zaten.
Keşke polar battaniye yerine uyku tulumumu alsaydım, dedim içimden.
Yenikapı’dan feribota bindim. İçimde garip bir heyecanla karışık huzur var.
Eksik hiçbir şeyim yok: Motor, yol, ben.
Ve ilk defa “Dönmesem de olur,” duygusu yok içimde.
Çünkü hep bir yere dönecek olduğumu bilerek çıktım yola.
Gemiden ilk inen her zaman motorlardır. O gün benden başka bir motosiklet daha vardı.
Feribota binmeden önce, biraz ileride durdu, selamlaşmadık.
Dragstar kullanıyordu. “Kendi dünyasında bir yolculuk,” diye düşündüm.
İnişteki kalabalığın ileride hızlanacağını biliyorum. Dikkatli olmam gerek.
Ben ise sakin bir yolculuk istiyorum. Hız yapmadan, ama trafiğe de engel olmadan.
İlk istikamet: Kuşadası.
Söz verdim ya, arkadaş bekliyor.
Ama ben yolda harita ya da navigasyon kullanmam. Hep böyleyimdir. Gezmekse niyet, kaybolmak da işin parçasıdır.
Selçuk’tan girmem gerektiğini biliyordum. Ama sürmek iyi gelmiş olacak ki, 80 km ileriye gitmişim farkında olmadan.
Yorulmadım. Devam etsem Fethiye’ye ulaşırım ama amaç ulaşmak değil ki; yolda olmak.
Geri döndüm, Kuşadası’na girdim.
İlk işim: Soğuk bir bira bulmak!

Yorulmadım ama susadım.
O sıcakta bira içilmez mi?


Bira içtiğim yerde kamp yeri sordum. Tarif etti. Gittim, çadırı kurdum, eşyaları boşalttım.
Sonra motorla kısa bir tur attım.

Ardından motoru bırakıp yine o bira içtiğim yere geri döndüm.
Tur atmamın sebebi: Etrafı tanımak. Arazi bakmak değil, gece kafam iyiyse çadırı bulmak.
Bu ikinci gelişimde telefonumu şarja taktım.
Bir iki bira daha söyledim.
İlk üç bira boğazımı temizlemek içindi, gerçekten de öyle oldu.
Garson biraları peş peşe getirmişti zaten. Yarım saat bile geçmeden çadırı kurmaya gitmiştim.
Telefon şarjdayken sahilde gün batımı başladı. Ters açıdayım, güneş tam karşımda.
Önümde gidiş-geliş bir yol, sonra uzun bir kaldırım, sonra bir park… Parkta bir yükselti var.
Orada bir kız ve bir erkek…
İlk başta fark etmedim. Ta ki çocuk aşağı atlayana kadar.
O anda bir gölge oyunu başladı.
Bira değildi sebebi, ondan eminim.
Yorgunluk da değildi. Testosteron diyemezsiniz… Ama hem yorgunluk hem bira olunca gözün aradığı gölgeyi bile hayal kurar gibi izliyor insan.
Telefonu yeni takmıştım şarja. Alıp fotoğraf çekmeye üşendim. “Nasıl olsa pozisyon değişir,” dedim.
- Biramı bitirince hesabı ödedim. Kamp alanına döndüm. Motoru çadırın yanına bıraktım.
Yaya olarak limana, iskeleye doğru yürüdüm.
Liman, Dövme, Yalnızlık ve Sivrisinekler
Limanı tanımadığım için gözüme ilk çarpan yere girdim. Bu arada arkadaşım Kaam Erkan’ı da aradım; dönüş yolundalarmış.
Yemeğimi yedim, 20’lik rakımı içtim. Saat erken olmasına rağmen bir tur atmak istedim. Gecenin ışıkları, gün batımının karanlığını daha net gösteriyor. Bir dövmecinin vitrininde sergilediği görseller dikkatimi çekti; eğer yaptığı işler kadar iyiyse, bu adam sanatçı dedim ve içeri girdim.
Kafamın bir yerlerinde hafif bir kaşıntı var: Dövme. Henüz hiçbir yerimde dövme yok. Sadece sol kulağımda küçücük bir küpe var. Kendimi kimseye ispat etmek gibi bir derdim de yok. Gazla dövme yaptırma yaşını çoktan geçtim zaten.
Dövmeciye sordum: “Ne önerirsin?” Aslında asıl amacım, neyi iyi yaptığını öğrenmekti. Adam belli ki esnaf kafasında, “Sen ne istersen ona göre öneri vereyim” dedi. Sanki damarlarımda motor yağı akıyormuş gibi, bir motor bloğu resmi gösterdim, “Bunu koluma yapabilir misin?” dedim.
Adam maldan anlıyor. “Yaparım ama denize girmemen lazım,” dedi. Ulan daha yeni tatile çıkmışım, ten beyaz peynir gibi. Kafa da hafiften güzel. Adam uğraşmak istemez tabii.
Ellerim cebimde, Kuşadası’na tek başına düşmüş bir gurbetçi gibiyim. (Gurbetçi vatandaşlarımız genelde bu tür aktivitelere kalabalık katılır, zamparalık hariç.) Böyle dolaşmanın bir faydası olmayacağını bildiğim için kampa geri döndüm.

Motosiklet gezilerimde genelde iki gece çadır, bir gece otel yapıyorum. Temizlik, tıraş ve uyku için otel şart. Ama bazen bu düzen bir gece çadır, diğer günler otel olarak değişebiliyor.
Sabah erken kalktım ve Fethiye’ye doğru yola çıktım. Zaten uzak sayılmaz; İstanbul’da Beyazıt’tan Bostancı’ya gitmek gibi bir şey.

Erken saatte Fethiye’ye vardım. İlk işim Emir’in yanına gidip kalacak yerimi ayarlamak oldu. Orası da sonuçta bir otel. Biraz havuz keyfi, biraz dinlenme derken Kadınlar Plajı’nda arkadaşlarım Gülay ve Haldun’un yanına geçtim. O zamanlar hala ayrılmamışlardı. Benim için hâlâ beraberler; çünkü anılarımda öyle kaldılar. Zaten bu benim hikayem.
Bira içtik, midye yedik. Onlar sayesinde tanıdığım Zafer geldi, onunla da sohbet ettik. Sonra tekrar Emir’in yanına döndüm, uzun uzun konuştuk, yedik, içtik.
Ertesi gün Haldun’la biraz gezdik. Beni Kaya köy taraflarına götürdü, organik ürünler yetiştirilen bahçeleri gezdirdi. Güzel bir gündü.


Daha sonra, Emir’le planladığımız Marmaris Motosiklet Festivali’ne gittik. Bir gece kalıp, ardından Knidos Antik Kenti’nde gün batımını izleme planımız vardı.
Festival alanına vardık, kayıt olduk, gruplaşmaların dışında bir yere çadır kurduk. Dikkatimi çeken şeylerden biri bazı endemik ağaçların çevresine çekilmiş naylon koruma şeritleriydi. Çevrecileri tebrik ediyorum; yıl 2025, hâlâ aklımda.



O akşam İstanbul’dan yolcu ettiğim Eray, feribotta tanıştığım bir motorcu ve adaşım olan bir motor kulübü başkanı Erdoğan Şahin ile aynı masadaydık. Eray’la sohbet ettik, beni Dragstar sürücüsü Abdullah’la tanıştırdı. Masadaki diğer arkadaşlarla da kaynaştık.

En çok aklımda kalanlar: Adaşım Erdoğan Şahin ve Facebook’ta da arkadaş olmamız.
Geceyi festival alanında geçirdik. Sabah erkenden yola çıktık. Plan net: Knidos’ta gün batımını yakalayacağız.



Yolumuz uzun, ama biz gezmeye çıkmışız. Kahvaltıydı, dinlenmeydi derken Eski Datça’ya vardık.
Yola çıkmadan önce alışveriş yapmıştık: Şarap, atıştırmalıklar, mezeler… Eski Datça’yı dolaşmaya başladık.






Herkes gibi ben de çok beğendim. Geçmişe duyulan saygı hissediliyor. Gördüm, dokundum, fotoğraflar çektim. Benim için yaşanmışlıklara saygı çok önemli. Aynısını ben de yapıyorum. Saygı ya da en azından sessizlik bekliyorum.
Bu güzellikleri koruyan insanlara teşekkür etmek gerekiyor.
Zaman hızlı akıyor, gün batımını kaçırmamak için yola devam ettik. Hızlandık, yetiştik. Bir iskele üzerine yerleştik. Hazırlıklarımızı tamamladık, kadehleri gün batımına kaldırdık.
Ama işin kötü tarafı: Sivrisinekler.
Benim sivrisineklerle hiçbir sorunum yoktu. Ama buraya geldikten sonra sanki beni taşıyıcı donör ilan ettiler. Gördükleri yerde, “Aha geldi gözümün çiçeği!” der gibi saldırıyorlar.
Palamut bükü, Fırtına ve Festival – Bir Yolculuğun Notları
Artık karanlık çökmeye başlamıştı ve bize konaklamak, yani çadır kurmak için uygun bir yer lazımdı. Bölgeyi bilen Emir’di. Uydum Emir’e, düştüm peşine… Ege sahillerinde gecelemek üzere yola koyulduk. Birkaç bük geçtikten sonra karar kıldık.





Biraz oturduk, sohbet ettik. Hava kararmıştı ama henüz vakit erkendi. Bir süre sonra herkes çadırına çekildi ve biz de dalga sesleri eşliğinde uykumuza daldık.
Sabah hava gayet güzeldi. Hafif bir meltem esiyordu. Ancak kim ne dediyse hava birden fırtınaya çevirdi. Biz sahildeyiz, çadırlar sabit değil ama taşlarla takviye yapmıştık. Durum kontrol altındaydı. Ancak sabit plaj şemsiyeleri uçuşmaya başlamıştı. 10 dakika sonra ise bizi yalanlarcasına hava bir anda dinginleşti.



Artık dönüş yoluna geçme zamanıydı. Marmaris merkeze uğradık, sonra da “kürkçü dükkanı”na, yani Emir’in oteline geri döndük.
Ertesi gün Eskişehir’de gerçekleşecek EMOK Motosiklet Festivali’ne katılmak üzere yola çıktım. Acelem yoktu. Hiç kasmadan, keyifli bir yolculukla festival alanına ulaştım. İlk karşılayan, Cruiser Riders’dan arkadaşım Mete oldu. Daha önce konuşmuştuk ama geleceğini pek beklemiyordum.



Kısa bir sohbetin ardından çadır kuracağım yeri araştırmaya başladım. Kafama uyan bir yer bulup çadırı kurdum. Motoru da biraz farklı bir yere, yönü çıkışa bakacak şekilde park ettim. Bunlar hep içgüdüsel hareketlerim. Horlarım diye herkesten uzağa kaçıyorum. Motoru da, yanına başka motor yanaşmasın diye biraz köşeye bırakıyorum.
Eski kulüp arkadaşlarımı bulup yanlarına “kaynak” oldum. Onlar daha önce gelmiş, ortamın hâkimi olmuşlardı. Herkes havaya girmişti; mangal yakanlar, masa kuranlar… Parti başlamıştı bile.




Gece uzun ve oldukça eğlenceliydi. Alkol de alınca gevşedim, çadıra çekilip yattım ama donuyordum. Bilecik’te üşüdüğüm zaman, “daha soğuğu olamaz” sanıyordum ama burası adeta cehennemin buz tutmuş hâliydi. Kalkıp üstüme ne varsa giydim, botlar dahil. Ama uyumak ne mümkün… Hani filmlerde derler ya, “uyuma, ölürsün” diye… Tam o durumdaydım. Ulan dün akşam serinlemek için havuza giriyordum, şimdi titriyorum.
Titreye titreye sabah ettim. İlk işim Eskişehir merkeze gidip -40 derece uyku tulumu almak oldu. Ama hava ısınmaya başlamıştı bile. “Acaba pişman olsam mı?” diye düşünmeden edemedim.
Saat öğleni geçmişti, 2-3 bira içmiştim. Yağmur da başlayınca “en iyisi gidip biraz uyuyayım, nasılsa akşam konser var” diye düşündüm. Çadıra peşin para vermişim, güzel bir uyku uyumam lazım deyip soyunup yattım.
Ve işte, hayatımda böyle bir uyku hiç uyumadım. Çadırdayım ama dışarıdan gelen yağmur dâhil hiçbir şeyi duymamışım. Resmen bayılmışım.
Sabah olmuş, dışarıda büyük bir hareketlilik… Ben ise hâlâ konserin başlamasını bekliyorum. Zaman kavramım kaybolmuş. Dışarı çıktığımda herkes çeşme başında ya da eşyalarıyla uğraşıyordu. Meğer gece yağan yağmur yüzünden birçok çadır su almış. Dere yatağında olan çadırların içine su dolmuş.
Ben ise salak salak ortalıkta dolaşıyorum, hâlâ “konser neden olmadı” derdindeyim. Konser alanına gittiğimde daha vahim bir tabloyla karşılaştım: Kamyon lastiği boyunda su dolmuş çukurlar… Tüm teknik ekipmanlar su altında kalmış, sahneyi toplamaya başlamışlar.
Artık ne arkadaş arıyorum ne de olayların aydınlanmasını… Doğruca çadırın ve motorun başına gittim. Motor yerinde, sadece yağmurun sıçrattığı biraz çamur var. Çadır da sağlam; yer yer topraktan sıçrayan çamur dışında içeride hiçbir sıkıntı yok.

Her şey gayet güzel. Hem sağlam kaldım hem de hayatımın en derin uykusunu çektim. Hemen toparlanıp yola koyuldum. Hedef İstanbul ama erken saat. Sapanca’da mola verdim, güzel bir kahvaltı yaptım. Hiç kasmadan İstanbul’a, eve vardım. Çadırı alıp banyoda yıkadım, güzelce kurutup kaldırdım.
Hafta sonu da Ali’nin motorunu, şükranlarımı sunarak teslim ettim. Altı ayda 5000 km yol yapmışım. Ne yoldu ama…
“Okuduğunuz için Teşekkür ederim”
